Zitate und Weisheiten für Führungskräfte

Erkan Güneyoglu Önder Demir
Zitate und Weisheiten für Führungskräfte
Jeder Gedanke, jedes Gefühl, jedes Wort, jede Handlung alles ist Energie und Schwingung. Jede Energie sucht sich ihre Resonanz und geht im Kosmos niemals verloren.
€9,99 Softcover

Mittwoch, 13. Februar 2013

İnsanı Allah’a götüren yollar nelerdir?




İnsanı Allah’a götüren yollar, mahlûkatın nefeslerinin adetleri kadardır. Hz.Muhammed (s.a.v) gelinceye kadar her peygamber bir evvelkinin hükmünü nesh etmiştir. Böylece Efendimiz’e (s.a.v) gelinceye kadar bütün peygamberlerin yolları kapanmıştır. Kıyamete kadar Cenâb-ı Allah’a gidecek yegâne yol Rasûlullah (s.a.v)’in yoludur. Ve bu yol kıyamete kadar açık bir şekilde kalacaktır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın emri böyle tahakkuk etmiştir.

Allah’ın yakınlığına erdiren yolların kapıları tıpkı Cennet’in kapıları gibi sekizdir. Bu kapılar, Cennet’teki gibi yan yana olmayıp art ardadır. İlk kapı olan akıl kapısından giren, sevgi kapısına gelir. Bu şekilde art arda gidilerek bir önceki kapıya gelmeden bir sonrakine ulaşmak mümkün değildir.

Her kapı bir sonrakinin ön şartıdır. İşte Allah’ın yakınlığına erdiren yolların kapıları şunlardır:

1. Akıl kapısı,
2. Sevgi kapısı,
3. Îman kapısı,
4. İlim kapısı,
5. İhsan kapısı,
6. İhlâs kapısı,
7. Tövbe kapısı,
8. Rıza kapısı.

Şimdi de bu kapıları sırasıyla açıklayalım:

1. AKIL KAPISI

Akıl; çirkini-güzeli, eğriyi-doğruyu, hakkı-batılı bilerek, hakkı bulup onda sükûn eden melekeye denir. Zira Rasûl-i Ekrem Efendimiz hadis-i şeriflerinde aklı; “İnsana Allah’ı bulduran, ona îmanı öğreten ve Allah’a itâate sevk ettiren” bir meleke olarak tarif etmişlerdir. (1)

2. SEVGİ KAPISI

Sevgi; herhangi bir şeye karşı aşırı ilgi duymaya denir. Sevgi ikiye ayrılır:

a) Hakk için olan sevgi,

b) Halk için olan sevgi.

Hakk için olan sevgi, güzel ahlâkın tebeyyünleri ile ortaya çıkan güzelliklerdir. Meselâ; hiç tanımadığı hâlde bir insana güzel ve kibarca davranıp onu misafir etmek, yedirip içirmek, ihtiyaçlarına gücü yettiğince yardımcı olmak, yapılan eziyetlere tahammül etmek insanı Allah’a îman etmeye kadar götürür.

Halk için olan sevgide ise, belki nefsin hoşuna giden menfaatler olabilir; ama sonunda, nefsin menfaatlerinin neticesi olarak ortaya çıkan hareketler insanı Hz. Allah’ın gazabına ve Cehennem’e götürür.

3. ÎMAN KAPISI

Îman; bütün yaratılmışlar; put, tağut ve tapılan diğer mahlukları bir yana itip onları yaratan Hallâku’l-Âlemîn olan Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü tasdik etmektir.

Bütün maddeleri; madenleri, taşları, toprakları, ağaçları, suları, güneşi, ayı yaratan sadece Hz. Allah’tır.

Cenâb-ı Hakk, putperest insanların tapmış oldukları putların maddelerini (taş, toprak, güneş gibi) yaratmıştır. Bilahare insanlar Allah’ın yarattığı madenlere, taş ve topraklara kendi elleriyle şekil vererek put haline getirmişlerdir. Bu putları da kendilerine ilâh olarak ittihaz etmişlerdir. Böylece şirke düşmek suretiyle îman nimetinden mahrum kalmışlardır. Hâlbuki insana Allah katında değer kazandıran îmandır. Îmansız insanın Allah katında hiçbir kıymeti yoktur.

4. İLİM KAPISI

İlim; Hz. Allah’ı bilmek, O’nu tanımak, O’nun emirlerini yerine getirmek ve kişinin kendi nefsinin acziyetini bilmesidir. İmam Mâlik (rh. a): “İlim çok rivâyet etmek değildir; ancak ilim Allah (c.c)’nun kalbe bıraktığı bir nurdur (marifetullah nuru yani Allah’ı bilmektir.)” buyurmuştur.(2)

5. İHSAN KAPISI

Amel; Cenâb-ı Hakk’ın emir ve nehiylerinin insanlar tarafından fiiliyata dökülmesine denir.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) bir hadîs-i şeriflerinde: “İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” (3) buyuruyor. İşte Allah’ın gördüğünü düşünerek yapılan ibadet, ihsan makamıdır. Kulun Allah’a karşı olan yakınlığının arttığı bir makamdır. Bu makama ulaşabilmek için de Allah’ın rızasına, Efendimiz (s.a.v)’in sünnetine uygun hareket edip bu hareketleri devamlı yapmak gerekir.

6. İHLÂS KAPISI

İhlâs odur ki; riyanın zıddıdır. Riyâ; gösteriş için amel yapmaya denir. İhlâs ise, sırf Allah için amel yapılmasıdır.

İhlâs; Cenâb-ı Hakk’ın rızası için yapılan amellerdeki öze denir. İhlâsı bulabilmek için şevkle Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in sünnetlerine yapışmak gerekir. Aksi takdirde ihlâsı bulmak mümkün değildir. Cüneyd-i Bağdadî (rh. a): “İhlâs Allah ile kula arasında bir sırdır. Melek bilmez ki yazsın, şeytan bilmez ki bozsun, heva bilmez ki eğsin.”

7. TÖVBE KAPISI

Bu makamda çok tövbe edip Cenâb-ı Hakk’tan af ve mağfiret dilemeli ki, Cenâb-ı Hakk kulunu affetsin.

Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in hiç günahı olmadığı hâlde günde 100 defa Allah’a tövbe ve istiğfar yapardı.

Buradaki tövbe, kişinin bir günah işlemesinden dolayı yaptığı tövbe değildir. Zira Rasûl-i Ekrem (s.a.v)’in hiç bir günahı yoktu. Kişinin acziyetinin ve kulluğunun Cenâb-ı Hakk karşısında ne kadar zayıf ve biçare olduğunun ifadesidir. İşte burada o kul, yaptığı her amelin Cenâb-ı Allah’a lâyık olmadığını, Allah’ın şanı karşısında yaptığı bütün amellerin noksan kaldığını kabul eder. Nitekim Efendimiz (s.a.v) bir duasında: “Ey ibadet edilmeye lâyık olan Rabbim! Seni hakkıyla tanıyıp Sana kulluk edemedim.” (4) buyurmuştur. O ki Âlemlerin Habîbi’dir. O böyle söylediği takdirde hiç bir kulun, hiç bir amelinin Allah’ın şanına lâyık olduğu söylenemez.

İşte bu tövbe kapısında kul, Allah Teâlâ karşısında devamlı acziyetini kabul edip, boynunu büktükçe Cenâb-ı Hakk onu bir sonraki kapı olan rıza kapısına çeker.

8. RIZA KAPISI

Rıza; îmandan sonra bütün makamları içine alan en büyük bir makamdır. Kişi bu makamda bütün hareketlerini Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için yapar. Yarattığı bütün mahlûkata sırf O’nun için hizmet ederek Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışır. Bu makamı elde edebilmek için bütün güzel ahlâklar yaşanmaya çalışılmalıdır. Bu makam için; kişi Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in günlük bütün sünnetlerini yaşamaya çalışarak, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmalıdır.

Öyle olur ki; artık Cenâb-ı Hakk ondan razı olur. Allah Teâlâ ondan razı olunca âyetleriyle de müjdeler. “Ey mutmain olmuş nefs! Sen Allah’tan, O da senden razı olarak Rabbine dön!” (5) âyeti onun ruhunda tecellî eder. Bu tecelliyle o kişi anlar ki, Rabbü’l-Âlemîn ondan razıdır. Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Allah bir kulu sevdi mi Hz. Cebrail (a.s.)’a: ‘Allah falanı seviyor, onu sen de sev!’ diye seslenir. Onu Cebrail de sever. Sonra o, sema ehline: ‘Allah falanı seviyor, onu siz de sevin!’ diye nida eder, derken, bütün sema ehli de onu sevmeye başlar. Sonra onun için arz halkı (insanlar) arasına hüsn-ü kabul konur.” (6) Îman sahipleri, Allah sevdirdiği için o kişiye ellerinde olmayarak hürmet ve hizmet ederler. İşte böylece rıza makamı Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanmaktır.

***
Buraya kadar anlattıklarımız, kulun kendi cehd ve gayretiyledir. Yani kul çalıştığı ve gayret ettiği nispette bu kapıları geçer; ama bundan sonraki aşk kapısı tamamen Cenâb-ı Hakk’ın ictibasıyladır (seçmesiyledir). Bu kapıdan herkes giremez. Yani kul kendi cehd ve gayreti ile bu kapıdan giremez. Ancak Cenâb-ı Allah’ın seçip çektikleri girebilir. Onun içindir ki bu aşk kapısı yukarıdaki diğer sekiz kapıdan ayrıdır.

Şimdi de aşk kapısını izah edelim:

AŞK KAPISI

Aşk öyle bir şeydir ki; tarifi mümkün değildir. Aşk öyle bir ateştir ki; ne közü bellidir, ne rengi görünür, ne de dumanı vardır.

Cenâb-ı Hakk’ın seçip çekmesine “ictibâ yolu” denir. İctibâ yolu, en yüksek, en yüce, en şerefli bir yoldur. Burada kuldan değil, Rabbü’l-Âlemîn’den talep vardır. İşte Allah’a en yakın kullar bu ictibâ yoluyla çekilen kullardır ki, bunların içinde “veysîler” de vardır. Bunların sayıları azdır; fakat çok yüce bir tabakadır. İctibâ yolunun sertâcı önce Rasûl-i Ekrem (s.a.v), ondan sonra Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ (r.anhâ)’dır. Daha sonra Sahâbîler, Sahâbîlerden sonra da Hz. Veysel Karânî (k.s)’dur. Ve daha sonra mezhep imamlarımız, tasavvuf pirleri ve velîlerdir. Hazret-i Abdülkâdir Geylânî (k.s) ise Sahâbîler hâriç, bütün velîlerin ve pirlerin üstâdıdır. Bütün pirler ve velîler, emirleri ondan alırlar. Kıyamete kadar böyle devam edecektir.

Aşkın öyle bir harareti vardır ki; kendinden başka içine düşen her şeyi yakar bitirir. Mesela; bir yerde çok kuvvetli bir ateş olsa, o ateşin içine ne atsan hepsini yakar. Ağaç, kumaş, kağıt, cam, maden ne olursa olsun hepsini eritir, kendine döndürür, kendi gibi ısı vermeye başlar.

İşte aşk, kendinden başka hiçbir şey bırakmaz. Yani, Hz. Allah’ın sevgisi bir gönülde varsa, ikinci bir sevgi oraya giremez, Aşkullah onu yakar bitirir. Zaten kalpte iki sevgi olmaz. Hz. Allah kalpteki sevgiye ortak kabul etmez. Bu kalbe ne dünya, ne de âhiret nimetlerinin hiç birisi sokulamaz.





Sonntag, 10. Februar 2013

Şeytanın Formülü : Solve et Coagula




Şeytanın  Formülü : Solve et Coagula ( Çöz ve Bağla)

Dünyamızda Şeytanın Formülü kısaca Latince olarak Solve et Coagula’dır bu söz Tapınak Şövalyelerinin ayinlerinde tapmış oldukları Baphomet putunun sol ve sağ bileğinde yazılıdır bu söz Türkçe :  Çöz ve Bağla, Birleştir anlamına gelmektedir.
Kısaca bu söz aslında bize Şeytanın Formülünü vermektedir çünkü Şeytan insanı kendisine köle yapabilmek için önce o insanın Allah’a olan imanını Çözmeye çalışır bunu başardıktan sonra o insanı yavaş, yavaş dolaylı yollardan kendisine bağlar ve Allah’ın varlığını unutturur.
Aynı şekilde Aile bağlarını önce çözer daha sonra dağıtarak aile bireylerini bencilleştirerek kendisine bağlar. Aslında bu formül Böl, Parçala ve Yut şeklinde açıklanabilir çünkü günümüzde aynı formül ile  Devletler parçalanıyor kardeş kardeşe düşman ediliyor. 
Kuran'da pek çok ayette de bildirildiği gibi şeytanın planı, insanları sessiz ve sinsi bir şekilde din ahlakından uzaklaştırmaktır. Şeytan insanı doğru yoldan ayırıp azgınlığa sürüklemek için insanlara olabilecek her yolla yaklaşmaya çalışır. İnsanı aldatan ise, şeytanın din ahlakından uzaklaşmaya olan davetini çoğu zaman tek bir hamlede değil, yavaş yavaş, sakin ve sessiz bir plan dahilinde gerçekleştirmesidir. Böylece günah işlemeye vicdanı elvermeyen bir insan, bu şeytani planın akışına uyarsa kendini bir süre sonra din ahlakından tamamen uzaklaşmış olarak bulacaktır. Hangi sebeple olursa olsun, şeytanı bu şekilde takip edenlerin sonu ise hiç değişmeyecektir. Bu son, Kuran'da şöyle haber verilir: 

"Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 4) 

Ayette bildirildiği gibi şeytana uyanların sonu, çılgın ateşin azabıdır. Şeytanın var gücüyle insana karşı sürdürdüğü bu mücadelede, Allah rızası için bir hayat yaşayan müminlerin onun kullandığı taktikleri iyi bilmeleri çok önemlidir. Böylece, Allah'ın izniyle kendileri üzerinde etkisi olmayan şeytanın hilelerini daha çabuk fark edip, onun zayıf düzenini daha etkili bir şekilde bozabilirler.

Şeytan İnsanları Kandırmak İçin Hangi Yöntemleri Kullanır?
İnsanları Öğüt Verdiğine İnandırır
Şeytan, baş düşmanı olarak kabul ettiği insanı sonsuz yıkıma uğratma isteğini ve niyetini hiçbir zaman ona sezdirmez. Tam aksine insana, öğüt vermek isteyen bir yardımcı kimliği altında yaklaşır. İnsanı, onun iyiliğini istediğine inandırdıktan sonra, kontrolü altına alır. Kişinin zaaflarını kullanarak, ona bu yönde telkinler yapar. Hz. Adem'in, cennetten çıkarılmasına neden olan olayı yaşamasının sebebi de, bu sinsi tuzaktır. Şeytan Hz. Adem'e ve eşine bir dost gibi yaklaşmış ve onlara kendilerine öğüt verdiğine dair yemin etmiştir. Bu durum ayetlerde şu şekilde haber verilmiştir: 

“Şeytan, kendilerinden "örtülüp gizlenen çirkin yerlerini" açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir."Ve: "Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim" diye yemin de etti.” (Araf Suresi, 20-21) 

Şeytan Hz. Adem'i ve eşini aldatarak cennetten çıkarılmalarını sağlamıştır. Hz. Adem ancak tevbe ettikten ve Allah'tan bağışlanma diledikten sonra Allah Katında affedilmiştir. (Bakara Suresi, 34) Hz. Adem'in yaşadığı ve imtihan vesilesi olan bu olay, insanın ömrü boyunca karşı karşıya olduğu gizli düşmanı şeytanın ne kadar sinsi bir yalancı olduğunun en vurucu delillerinden biridir.
Temiz Kalplisin Diyerek Kandırır 
Şeytan, Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlara temiz kalpli olduklarını düşündürür. Böylece insanlara zaten iyi bir insan olduğu telkinini vererek, onların güzel ahlakı yaşamalarını engeller ve daha da uzaklaşmalarını sağlar. Bu gibi kişileri tamamen dünya hayatına yönelterek onlara Allah'a hesap verecekleri günü unutturur ve bunun gibi vesilelerle onları ömür boyu din ahlakından uzak tutmayı amaçlar. Allah bu aldatmacalara inanan insanların ahirette düşecekleri durumu Kuran'da şöyle bildirir: 
“Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 19) 

Kötü Ahlaka Bahane Buldurur

Şeytan, Allah'ın rızasını kazanmayı amaçlayan müminlere karşı da farklı tuzaklar hazırlamaya çalışır. Örneğin, müminlerin ihlasla ibadet etmelerini engellemek için, samimiyetle yaptıkları her işe engel olmayı amaçlar. Tüm gücüyle, inananların din ahlakının gereklerinden küçük küçük de olsa tavizler vermesi için çaba harcar. Kibir, bencillik, unutkanlık, dikkatsizlik, kendini yeterli görme, öfke ve gurur gibi nefsin yatkın olduğu konuları çeşitli bahanelerle mümine uygulatmaya çabalar. 

Sapkın Davranışları Süslü ve Çekici Gösterir 

Geleneklerle bozulan, gerçek Kuran ahlakından tamamen kopuk olan ve Kuran'da "ataların dini" olarak adlandırılan batıl inançlar; Budizm, Karma felsefesi gibi insanların kendi kurallarıyla oluşturduğu sözde inanç sistemleri ve Kuran'da haram kılınan (eşcinsellik, zina, faiz vb) fiillerin meşru kabul edilmesi sapkın davranışlar arasındadır. Şeytan bu sapkınlıkları, "modernlik, çağın gerekleri veya gelenekler” gibi bahanelerle süsler. Şeytanın bu hilesi, bir ayette şu şekilde bildirilmiştir: 

“...Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar.” (Neml Suresi, 24)

Büyüklük Telkini Vermeye Çalışır 

Şeytan, kendisi gibi tüm insanların da Allah'a karşı itaatsiz ve kibirli olmasını ister (Allah'ı tenzih ederiz). İnsana sürekli olarak kötü ahlak göstermesini, Allah'ın hoşnut olmayacağı her türlü tavrı uygulamasını emreder; O'nun gücünün ve büyüklüğünün gereği gibi takdir edilmesini engellemeye çalışır. Allah Kuran'da bu tehlikeyi şöyle haber vermiştir: 

“Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara Suresi, 168-169) 

Allah Affeder Diyerek Aldatmaya Çalışır 

Şeytanın insanı Allah'ın adıyla aldatmasının bir başka yolu da, Allah'ın affediciliğini öne sürerek insanı günah işlemeye teşvik etmesidir. Bir insan, "nasıl olsa Allah affeder" diyerek bile bile günah işlemeye başlarsa, Allah korkusunu yitirebilir. Kuran'da, "yakında bağışlanacağız" diyerek bile bile günah işleyen insanlar dan bahsedilirken (Araf Suresi, 169), şeytanın insanı Allah adıyla aldatışının bir örneği haber verilir. 

İnsanların Arasına Kin ve Düşmanlık Sokar 

Dünya var olduğundan beri süregelen tüm savaşlardan, kavgalardan en sıradan gibi görünen tartışmalara kadar her türlü düşmanlığın arkasında "şeytanın kışkırtmaları" vardır. Kuran ahlakının getirdiği merhamet, adalet, barış ve hoşgörü gibi yüksek değerlerden uzak yaşayan inkarcıların, birbirlerine karşı kin ve düşmanlık beslemeleri son derece doğaldır. Ancak şeytan başka taktikler uygulayarak müminlerin arasına da kin ve nefret sokmaya çalışır. Bu şekilde onları zayıflatabileceğini ve bozulmaya uğratabileceğini zanneder. Allah bu tehlikeye karşı müminleri uyarmış ve çözüm yollarını göstermiştir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır: 

”Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (İsra Suresi, 53) 

Şeytan başka bir yöntem olarak, insanlara uzun vadeli planlar yaptırıp, bunlarla kafalarını meşgul etmeye çalışır. Veya insanları günlük işlere boğarak ve çeşitli bahaneler öne sürdürterek Allah'ı anmalarına engel olur. Ancak tabi ki, Allah'a teslim olmuş, her an O'nu zikreden, yeryüzündeki her olayın Yüce Rabbimiz'in kontrolünde olduğunu bilen ve ihlasla Rabbimiz'e yönelen müminlerin karşısında şeytanın bu zayıf hilelerinin bir etkisi olmaz. Bu durum, Kuran'da şöyle bildirilir: 

“(Şeytan) Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (Sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna."” (Hicr Suresi, 39-40)

Kuruntulara ve Kuşkulara Düşürür

Şeytanın kullandığı bir başka yöntem ise kuşku ve kuruntu vermektir. Gerçekte var olmayan olayları insanların kafalarında sanki varmış gibi gösterir. Kalplerinde hastalık bulunan, zayıf karakterli kişiler bir süre sonra tamamen bu kuruntuların etkisi altına girerler. Her olayı kendi aleyhlerine planlanmış bir hareket olarak görürler. (Münafikun Suresi, 4) Sürekli tedirgin, korku içinde, ne yapacaklarını bilemeyen bir karakter sergilerler. Şuurlu bir insanın aklına bile getirmeyeceği olmadık kuruntulara düşerler. Şeytanın bu yöntemi, Kuran ayetlerinde şöyle haber verilmiştir:

“Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim...” (Nisa Suresi, 119)

“(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez.” (Nisa Suresi, 120)

Mümin şeytanın en büyük düşmanı olduğu için, kendisini böyle bir tehlikeden müstağni göremez. Zira göstereceği en küçük bir gevşeklik, şeytanın kuruntu vermek, şüpheye sevk etmek gibi taktiklere başvurmasına imkan tanır. Ancak kesin bir bilgiyle ahirete inanan, her an katıksızca Allah'a yönelen bir mümine karşı bu kuruntular Allah'ın izniyle etkisiz kalır.

Şeytanı da Allah Yaratmıştır

Şeytan hakkında unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır. Şeytan Allah'tan müstakil bir güç değildir. Şeytanı Allah yaratmıştır ve o da O'nun kontrolündedir. Düşmanlığı insana karşıdır. 

Şeytanın insanlara Allah'ın bildirdiği din ahlakını yaşatmak istememesinin nedeni, bunun insanları yıkıma uğratmak için tek yol olduğunu bilmesidir. Ancak kendisine tanınan süre bittiğinde, cezasını çekmek üzere o da saptırdığı insanlarla beraber cehenneme atılacaktır. Bir ayette şöyle bildirilmiştir:

“Andolsun, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan tümüyle cehennemi dolduracağım.” (Sad Suresi, 85)

Unutulmaması gereken, şeytanın müminler üzerinde hiçbir gücünün olmadığıdır. Şeytanın etkisini inananlardan uzaklaştıran, sürekli Allah'ı anmaları ve Rabbimiz'in gücünü, sevgisini ve azabını düşünme konusunda gevşeklik göstermemeleridir. Bu kişiler ayette "muhlis kullar", yani ihlasla, katıksız samimiyetle Allah'ı en çok razı edecek yolu tercih eden kişiler olarak bildirilmiştir. Allah bu gerçeği, ayetlerinde şöyle bildirmiştir: 

(Allah) Dedi ki: "İşte bu, Bana göre dosdoğru olan yoldur. Şüphesiz, kışkırtılıp-saptırılmışlardan sana uyanlar dışında, senin Benim kullarım üzerinde zorlayıcı hiçbir gücün yoktur."” (Hicr Suresi, 41-42)

Tek arzusu, olabildiği kadar çok insanı kendisiyle birlikte cehenneme götürmek olan ve şu anda siz bu yazıyı okurken de sizi gözleyen, sizinle ilgili planlar yapan ve sizi Allah'ın dosdoğru yolundan alıkoymak isteyen bir düşmanınız var: ŞEYTAN!

“Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."” (Araf Suresi, 16-17)
İnsan çeşitli sebeplerden dolayı günah işlemişse hemen samimi olarak tevbe edip bağışlanma dilemeli, Allah'a sığınıp dua etmelidir. Şeytan muhakkak bu arada, “iş işten geçti, artık çok geç; bu kadar günahtan sonra kurtuluş olmaz” gibi çeşitli kışkırtmalarla o kişinin tevbe edip doğru yola yönelmesini engellemeye çalışacaktır. Oysa ne kadar kötü bir durumda olursa olsun hatasını fark edip samimi bir kalple Allah'tan bağışlanma dileyen bir kimse, Allah'ın kendisini bağışlamasını umabilir. Bu, Allah'ın vaadi (Zümer Suresi, 53-54) ve sonsuz merhametinin bir parçasıdır.
Şeytan Müminin Zamanla Yıpranmasını İster
Şeytan zamanın mümini yıpratmasını ister, müminin açık vermesini sabırla bekler. Kişinin maneviyatından zaman içinde kopardığı küçük tavizler, bir süre sonra kalbinin üzerinin kabuk bağlamasına ve aklının örtülerek şeytanın daha büyük telkin ve vesveselerine kapılabilmesine sebep olur. Bir Kuran ayetinde, şeytan tarafından doğru yoldan saptırılmak istenen bir grup müminin haberi şöyle verilmiştir:
“İki topluluğun karşı karşıya geldikleri gün, sizden geri dönenleri, kazandıkları bazı şeyler dolayısıyla şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti...” (Al-i İmran Suresi, 155)

Samstag, 9. Februar 2013

Evrendeki düzenin varlığını nasıl anlarız?





Dünyamıza baktığımızda akıllara durgunluk veren pek çok şey görürüz. Dağlar, tepeler, ırmaklar, pınarlar, denizler, göller, ovalar, çöller. Buralarda yaşayan binlerce hayvan. Birbirine benzemeyen ağaçlar, çiçekler, otlar, ormanlar. Güneş, ay, yıldızlar, bulutlar, yağmurlar, karlar.
Bu dünyayı, denizleri ve sayısız şeyleri kim yaratmış diye kendimize sorarız? 
Bir düzen içinde yörüngelerinde dönüp dolaşan, güneş, ay, yıldız ve gezegenleri var eden kim? Yağmurla birlikte ölmüş topraklara yeniden yaşam veren kim? 
Bunların düzenini bozmadan bir idare eden var mı, yoksa her şey tesadüf mü? 
Nasıl sınıfımızdaki sıraları, masayı, tahtayı, panoyu bir kişi ayarlamış ve düzene koymuşsa bu saydığımız şeylerin de kendiliğinden olduğunu söylemek mantıklı ve doğru değildir. 
Ayetlerde; “Acaba onlar, herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar, yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar” (Tur Suresi 35-36 )
“İnkâr edenler, gökler ile yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı düşünmediler mi?” ( Enbiya 30) buyurulmuştur. O halde bunların bir yapanı ve yaratanı vardır; o da Allah’tır. 

Akıl sahipleri bu Evrene bakınca işleyen bir düzen görürler.
Evrende canlı cansız, görünen görünmeyen, bilinen bilinmeyen ne varsa hepsini yaratan, sonsuz gücü ve ilmi olan Allah’tır. Rabb kelimesi de yaratan, terbiye eden, gözeten ve koruyan anlamlarına gelir. Aynı zamanda Yüce Allah, sadece yaratmakla kalmamış, yarattığı düzenin uyumlu bir şekilde işleyişini de üzerine almıştır. Bu konuda Kur’anı Kerim şöyle buyurmuştur; 
“Yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren Rabbinin adını tesbih et” (A'la 1-5), 
“O, her an yaratma halindedir” (Rahman 29)

Dünya hakkında Kur’an’da verilen bilgiler, insanın ufkunu açmakta ve onda bir şükür duygusu uyandırmaktadır. İnsan dünya nimetlerinden yararlanmalı, mutlu olmalı, yaşamını sürdürürken de bilgisini artırmaya çalışmalıdır. Evrendeki işleyiş ve bu işleyişi sağlayan varlığı kavrayabilmek akla ve bilgiye dayanır. Bütün bunları göz önüne aldığımızda Allah, evren ve insan ilişkisini doğru bir şekilde anlayabiliriz. Evrenin yaratıcısının ve yöneticisinin Allah olduğu bilgisini kabul etmek ise bir Müslümanın atacağı ilk ve en önemli adımlardan biridir.

Allah evrenin ve evrende bulunanların yaratıcısıdır; aynı zamanda onları belirli bir süreç içinde geliştirir; onları korur ve yönetir. Bütün varlıklar Alah'a muhtaçtır.
Allah evreni ve evrende bulunanları boş bir amaçla veya oyun eğlence olsun diye yaratmamamıştır. Yaratılmış olan her bir şeyin amacı vardır. 
Evrende Allah'ın izni ve dilemesi olmaksızın hiçbir şey gerçekleşmez. Bütün varlıklar, Allah'ın hakimiyeti altındadırlar. 

Evren denilince; yer, gök, gezegenler, ay, güneş, yıldızlar dâhil canlı-cansız bütün yaratıkların oluşturduğu varlıklar âlemi akla gelir. 

Evrende mükemmel bir düzen ve uyum vardır. Allah evrende yarattığı her varlığı belirli bir ölçü içinde, özenle yaratmıştır. Bu nedenle Allah’ın yarattığı varlıklarda güzellik, ölçü, uyum ve denge vardır. Bu konuda Yüce Allah Kuran’da şöyle buyurmaktadır. “ Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık”(Kamer suresi, ayet 49)
Ayrıca Allah, evrendeki yarattığı her varlığa yapacağı işe uygun yapı, biçim, özellik ve yetenek vermiş; boş ve yersiz hiçbir şey yaratmamıştır. Bu konuda Yüce Allah Kuran’da şöyle buyurmaktadır. “Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için aya evreler koyan Allah’tır. Allah, bunları boş yere yaratmamıştır. O, ayetlerini düşünen bir toplum için ayrıntılı olarak açıklıyor.” (Yunus suresi, 5) 
Evrende mükemmel bir düzenin varlığını nasıl anlarız? İnsan çevresine baktığı zaman gökyüzünde güneşi, ayı ve yıldızları; yeryüzünde insanları, hayvanları, bitkileri, dağları, denizleri görür. Akıllı ve düşünen bir varlık olan insan; çevresinde bulunan varlıkları gözlemlediği ve düşündüğü zaman, evrende mükemmel bir düzenin var olduğunu anlar.
Kendimize bakalım. Kendi vücudumuza baktığımızda, bir düzenin olduğunu kolayca görebiliriz. Yüce Allah; insanı el, yüz, ayak, göz gibi organlarıyla en güzel şekilde yaratmıştır. Mükemmel vücudumuzda organlarımız, birbiriyle uyumlu ve düzenli olarak çalışır. Organlarımız arasındaki bu düzenli ve uyumlu çalışma bizim sağlıklı yaşamamızı sağlar. Solunum sistemimizin uyumlu çalışmasıyla rahatça nefes alıp veriyor, sindirim sistemimizin düzenli çalışmasıyla da yediğimiz besinleri sindirebiliyoruz. Yine beynimizin düzenli ve uyumlu çalışmasıyla düşünebiliyor, kavrıyor ve bilgi ediniyoruz. Bilim adamlarının araştırmalarına göre insan beyninde on milyar hücre bulunduğu, bu hücreler arasında sayılamayacak kadar çok haberleşme bağlantılarının bulunduğu tespit edilmiştir. Yüce Allah Kuran’da şöyle buyurmaktadır: ”Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?”(İnfitar suresi, ayet 7–8) 
Yeryüzüne bakalım. Su döngüsü, yağmurun ve karın oluşumu, toprağın yeşermesi, yeryüzünde yaşamın olması da evrende mükemmel bir düzenin olduğunun en açık delilidir. Evrende yaşayabilmemiz için ne gerekiyorsa hepsi var. Sonbaharda ağaçlar yapraklarını döküyor, kışın uykuya dalan tabiat, ilkbaharda tekrar canlanıyor. Denizler, göller, akarsular, dağlar, ovalar, çeşit çeşit sebzeler ve meyveler, rengârenk çiçekler yeryüzüne ayrı bir güzellik katmaktadır. Aynı yerde bulunan aynı topraktan beslendikleri halde kokusu, tadı ve rengi aynı olmayan bitkilerin bulunması evrende bir düzenin olduğunu gösterir.
“Yeryüzünde birbirine komşu toprak parçaları, üzüm bağları, ekin tarlaları, hurma ağaçları vardır. Bütün bunlar bir suyla sulanır. Ama tatları birbirinden farklıdır. Bunlarda aklını kullanan kimseler için (Allah’ın varlığını gösteren deliller vardır”(Ra’d suresi ayet 4)
Gökyüzüne bakalım. Mevsimlerin sürekliliği, gece ile gündüzün birbirini izlemesi, güneş, ay, yıldız ve gezegenlerin kendi yörüngelerinde hareket etmeleri, atmosfer tabakasının kalınlığı, gökyüzünde bir düzeninin olduğunu gösterir. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüz, güneşin etrafında dönmesiyle de mevsimler oluşmakta ve bunlar birbirini takip etmektedir. Üstünde yaşadığımız dünya o kadar düzenli dönüyor ki, onun dönüşü ile gece ve gündüzün başlayıp bitme saatlerinde bir saniyelik bir gecikme bile olmuyor. Bulutsuz temiz bir gecede gökyüzüne baktığımız zaman ne kadar yıldız görebileceğimizi hiç düşündünüz mü? Tabi saymakla bitmez ve bunları özel bir araç kullanmaksızın saymak mümkün değildir. Uzayla uğraşan bilim adamları özel bir teknikle yarım milyar yıldız tespit etmişlerdir. Bu ne demektir? Saniyede bir yıldız hesabıyla bunları saymak istersek tam yüz yıl boyunca gecelerimizin tamamını buna ayırmak zorunda kalırız. Ne muhteşem gökyüzü değil mi? Bunlar görünenler. Ya görmediklerimiz? “Göklerin ve yerin sırrı Allah’a aittir”(Şura suresi ayet 12)
Atmosfer tabakası dünyamızı sarmaktadır. Atmosfer tabakasının katmanları olmasaydı; sağanak halde yağan gök taşları dünyamızı delik deşik ederdi. Filtre edilmemiş güneş ışınları canlıların yaşamına son verirdi. Yüce Allah Kuran’da şöyle buyurmaktadır: “ Gökyüzünü de korunmuş tavan yaptık” (Enbiya suresi, ayet 32) Bütün bunlar evrende bir düzenin olduğunu gösterir.
Aklımızı ve yeteneklerimizi yerinde kullanırsak sezer ve anlarız ki, evrendeki uyumlu işleyiş büyük bir güç tarafından oluşturulmuştur. Bu da bizi, evreni ve evrenin içindekileri yaratan, her şeye çeki düzen veren Allah’tır. Bu düzen hiç bozulmadan sürüyor. Güneş her sabah doğuyor. Akşam olunca da batıyor. Mevsimlerin sürekliliğine bak. Dünya, ay ve gezegenler yörüngelerinden çıkmadan kendilerine tahsis edilen yörünge de belli bir hızla düzen içinde dönüyorlar. Bu değişmez düzen sonsuz bir güç tarafından sağlanmaktadır. Bu uçsuz bucaksız, uzay boşluğu, milyarlarca yıldız, galaksiler, güneşler, kendiliğinden mi oluşmuştur. Elbette ki hayır. O halde her şeyi yoktan var eden güçlü bir yaratıcı vardır. Bütün bunlar bir rastlantı değildir. Bu hiç bozulmadan süren hayret verici düzenlilik kendiliğinden olamaz. Böyle bir şey mümkün değildir. Evet, o halde her şeyi yoktan var eden güçlü bir yaratıcı vardır. Bu yaratıcı yüce Allah’tır.
Bu konuda Ali-İmran suresinin 47. ayetinde;“Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece ‘Ol’ der, o da oluverir.” Buyrulmaktadır.
“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur, çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.”(Furkan Suresi, 2. ayet)

evrenin mükemmel bir düzen içinde oluşunun, bilim adamlarından ve Kuran’ı Kerim’den deliller vererek açıklamasını yapmıştık. Allahu Teala yaratmış olduğu böyle mükemmel bir düzeni asla ve katâ başı boş bırakmamıştır.

Atomun yapısını bir düşünün. Nötronların, elektronların, protonların, gözle görülmeyecek kadar o küçücük dünyalarında sınırlarının, dışına taşmadan salınışına bir bakın, kalbin pompaladığı kanın insan vücudunda, kilometrelerce gezdikten sonra geri gelişine bir bakın.
Galaksilerdeki, yıldız sistemlerindeki şaşmaz yörüngelere bakın
“Güneş ve ay belli bir hesap iledir”(Rahman Suresi, 5. ayet)
Evrendeki hassas dengeler Allah’ın yarattıklarını başıboş bırakmayışının delilleridir.
“Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah’tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten Güneş’e aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da emir de (yalnızca) O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.”(Araf suresi, 54 ayet)
“Göğün ve yerin O’nun emriyle durması da, O’nun ayetlerindendir.”(Rum suresi, 25 ayet)
“Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye(her an kudreti altında) tutuyor. And olsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse oları tutamaz. Doğrusu O, Halim’dir, bağışlayıcıdır.”(Fatr Suresi 41.ayet)
“Eğer hak, onların heva(istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes(ve her şey) bozulmaya uğrardı…”(Müminûn suresi, 71. ayet)
Ünlü bilim adamı Isaac Newton şöyle yazmıştır.
“Güneşten, gezegenlerden ve kuyruklu yıldızlardan oluşan bu çok hassas sistem, sadece akıl ve güç sahibi bir Varlık’ın amacından ve hâkimiyetinden kaynaklanabilir… O, bunların hepsini yönetmektedir ve bu egemenliği dolayısıyladır ki O’na (üstün kuvvet sahibi Rab) denir.”
Bu soruya benim öğrenci olarak yorumum ise şu olacaktır. Allahu Teala evrenin düzenini kendi tayin etmiştir. Mutlaka elinde bulunduruyor. Hiçbir şekilde başıboş ve özgür bırakmamıştır. Bütün mahlûkat insanlar, hayvanlar, bitkiler, canlı ve cansız her şey onun yardımına, onun muhafazasına ihtiyaç duyduğu gibi onun kontrolüne, kudretine, hâkimiyetine muhtaçtır.

Allahu Teala tüm canlıları içinde yaşadığımız dünyayı, evreni var etmiştir. Dahası var olan tüm bu şeylerin bir anlamı, bir amacı olmalıdır. Her şey bir amaç doğrultusunda var edilmiştir. Olan biten her şeyde bir amaçlılık vardır. İnsanoğlu Allahu Teala’nın yani felsefe dilinde mutlak varlığın yaratıcılığını düşünmesini günlük içtimai hayatın yoğun temposunda bir türlü aklına getirmez. Bu felsefe ödevi bizim için yaratılış konusunu, yaratılışta, evrende, olan bitende, evrende amaçlılık konusunu araştırmak açısından oldukça faydalı bir çalışmadır. Bizi düşünmeye sevk eden birçok gerçeği ödevimi hazırlarken araştırdığım kaynaklardan, bilim adamlarından, Kuran’ı Kerim ve Hadisi Şerif ışığında görmüş bulunmaktayım. Allah bu evrendeki düzeni ve her şeyi insanların kullanımı için yaratmıştır. Hayvanlar, bitki örtüsü, güneş ve ay, bulutlar, sular, oksijen deposu ormanlar, fotosentezler, ırmaklar üzerinde ulaşım sağlanan denizler, uçakların akıp gittiği hava boşluğu, her şey insanoğlunun hizmetine sunulmuştur. Basiretli bir kalp ile ibretli bakan bir göz ile vicdan sahibi her düşünen insan, Allah’ın hakkını teslim eder. Ödevimdeki yedi soru boyunca Allah’ın varlığını, birliğini, evreni ve insanları yarattığını, onları başıboş bırakmadığı olgusunu işledim. Allah’ın huzurunda görevimi yapma mücadelesinde onun rızasından ümit var olduğunu söyleyebilirim. Bu bir ders konusu olduğu için aynı zamanda öğretmenime ve öğrencilik görevlerime karşı ödevimi yerine getirme gayretimi dilerim ki ifade edebilmişimdir.

Evet, Allahu Teala hazretleri her şeyi insanoğlu kullansın diye yaratmıştır. Şunu açıklamalıyım. Evrende insanoğlundan başka hiçbir varlık düşünce, vicdan, akıl, mantık, ahlak, terbiye, edep, zekâ, iyiliği arama, fenayı reddetme ve felsefi düşünce tarzı geliştirme duygularıyla donatılmamıştır. İnsan her bakımdan derin düşündüğümüzde Allahu Teala’nın halifesidir. Bir tek yaratma gücü verilmemiştir. İnsanoğluna bahşedilen düşünce iyi ile kötüyü ayırt etme yeteneği sevap günah duygusu, cennet arzusu, cehennem korkusu insana aynı zamanda niçin yaratıldık veya bütün bu olan bitende bir amaçlılık var mıdır sorusunu sormaya sevk eder. Evren ve içindekiler insanoğluna hizmet etmeleri için yaratılmıştır. Bu bilgiyi şu ayeti kerimeler ile ve bir bilim adamından bir alıntıyla teyit ettikten sonra insana yüklenen misyonu sorgulamak gerekmektedir.
“Ey iman edenler size rızk olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah'a şükredin.” (Bakara Suresi, 172 ayet)
“Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır(ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır.”(Nahl Suresi 10 – 11 ayet)
Suyun kimyasal özelliklerinin yaşam için uygunluğu su için yapılan her yeni araştırma ile biraz daha detaylı bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Yale Üniversitesinden ünlü biyofizik profesörü Harold Morowitz, bu konuda şu yorumu yapar:
“Son yıllarda suyun daha önceden bilinmeyen bir özelliğinin anlaşılmasına yarayan gelişmeler olmuştur. Bu özellik (proton iletkenliği), sadece suya has bir özellik olarak gözükmektedir ve biyolojik-enerji transferi ile hayatın kökeni açısından çok büyük öneme sahiptir. Bilgilerimizde arttıkça, doğanın (yaşam için) kusursuz uygunluğuna olan hayranlığımızda artmaktadır.”
Allah’ın insana verdiği görev ona kulluk etmek emir ve yasakların dikkat etmek, ibadet ve taatda bulunmaktır.
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi 56)
İlk başta, Allah Teala vardı, başka hiçbir şey yoktu. Allah yalnızdı. Ve o, kendisini bilecek tanıyacak bir mahlûk yaratmak istedi. Sadece Allah'ı bilip tanımak değil, Allah ile muhabbet edecek bir mahlûk. İşte bu insandır. Allah'ın insanı yaratmasındaki muradı, onu Rabbi olarak tanısın ve onunla teşriki mesaide, yani muhabbette bulunsun. Çünkü Allah Teala'da âlemlerin rabbi olmasına rağmen, yalnız olmak istemiyor. Kulu ile muhabbet arzuluyor. İşte insanı kendisine muhabbet etsin diye yaratmış.
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler.(ve derler ki:)”Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın sen pek yücesin bizi ateş azabından koru.”(Al-i İmran suresi 190 – 191 ayet)
Bu evren elbette ki belli bir amaçla yaratılmıştır. Bu amaç İnsanın kendisini yaratan sonsuz merhamet ve şefkat sahibi Allah’ın varlığını daha iyi anlayabilmesidir. Vicdan ve akıl sahibi bir insan bu delilleri görür ve Allah’ı daha iyi tanır.
Allah insanları kendisine kulluk etsinler diye yarattığını söylemektedir. Var olmak yok olmaktan daha iyi ve güzeldir. Allah insana ahirette sonsuz bir varlık vermek istemekte bu yüzen de bu dünyada var edip imtihana tabi tutmaktadır. Kulluk etmek çok geniş anlam taşımaktadır. Bu ifade insanın Allah`a teslimiyet için yaratıldığını, insanın varlık sebebinin Allah için olduğunu ifade etmektedir. Yani Kulluk kelimesinin sadece namaz, oruç gibi ibadetler için kullanılması hatalıdır, bu kelime daha geniş anlamlar ifade etmektedir.
Her şey Allah tarafından mükemmel bir şekilde yaratılmıştır, bu yüzden her şey Allah için var olmak zorundadır. Kulluk ifadesi bizim Allah için var olduğumuzu ifade eder. Allah bizi yaratırken bizim şimdilik bilemeyeceğimiz maksatları da var olabilir. Fakat mademki bizi Allah yaratmıştır biz ancak Allah`a bakan bir yönle var olmamız gerektiğini (kulluk için) biliyoruz. Allah`ın yaratışındaki tüm hikmetleri bilemesek de…
Kuran ayetleri net ve açık bir biçimde bir Müslüman’ın nasıl davranması inanç ve davranış uyumunu nasıl sağlaması gerektiği ile ilgili pek çok yaklaşımlarda bulunmaktadır. Allah’ı yüceliğine yakışır bir biçimde bilip O’na yönelmek yapın dediklerini yapıp uzak durun dediklerinden de kaçınmak inanç davranış uyumunun ilk ayağını oluşturmaktadır. Kula düşen vazife kendini var eden kudrete karşı ne yapabileceğini araştırmak ve varlığının gereğini yerine getirmeye çalışmaktır.
“Hanginizin daha güzel iş yapacağını belirlemek için sizi imtihana çekmek üzere ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Aziz’dir O, Gafur’dur.”(Mülk Suresi, 2 Ayet)
Olan bitende amaçlılık vardır.Amaç insanın Allah’ı tanıyıp ona ibadet etmesi amaçların en yücesi en kusalı en değerlisidir.Allah vardır, birdir, bizi yaratmıştır, bize nimetler vermiştir.Bizde bunun karşılığında verdiği sonsuz nimetler için O’na sonsuz şükürler ediyoruz.


Sonntag, 3. Februar 2013

Ey insanoğlu hangi mertebedesin?




Ey insanoğlu sen kendinin hangi mertebede oldugunu bilmeyi arzu edersen önce kendi haline bir bak.

1.Eğer yalnızca yiyen,içen ve şehevi arzuları tatmin eden biriysen bilki hayvansın. Bunun yanında kavga,döğüş
küfretme,münakaşa,hasımlık,düşmanlık,gibi
yollara baş vuruyor ve insanlara eziyet veriyorsan bilki hayvansın.

2. Eğer yiyor,içiyor şehevi arzularını tatmin ediyor yalan söylüyor insanları kandırıyor ve onları birbirine düşürüyorsan bilki şeytansın.

3.Eğer az yiyor,az içiyor,az uyuyor,şehevi arzularına gem vurabiliyor,kimseye eziyet etmiyor,kandırmıyor ve darıltmıyor,yalan söylemiyor,yumuşak huylu oluyor ve herkes hakkında iylik düşünüyor ve kendine düşen vazifeleri yapıyorsan bilki sen melekler derecesindesin.

4.Eğer yeme ve içmeni normal yapıyor,şehvet ve hiddetine hakim oluyor, Allah´ı bilme ve tanıma yoluna gidiyor ve o yola gönülden kendini veriyor ve kendi nefsinden geçiyorsan bilki sen arifsin.
Allah´ın ahlakıyla ahlaklanan ve onun ilim denizinden bir hazinesin.Hakikatleri bilen bir insanı kamilsin.
En yüce makamları elde etmiş ve huzur meclisine girmeyi hak etmişsin.
Ebedi olarak kendini hakka veren her muradına eren ve işlerinde itidalden ayrılmayan yüce bir kulsun ne mutlu sana! 

İbrahim Hakkı Hazretleri

Allah'ın varlığının delilleri nelerdir?





Varın ispatı, yokun ispatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle ispat edebiliriz. Halbuki yokluğunu iddia eden kimse bütün yeryüzünü, hatta kainatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir. Bu ise, imkansızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki; yok, hiçbir zaman ispat edilemez...

Bir sarayın kapılarından 999'u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkarcı, devamlı surette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da, o inkarcı ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyalarına kapalıdır. Mümin için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!... Zaten 999'u herkese açıktır. Hem de ardına kadar...

İşte o kapı ve  delillerden birkaçı : 

İmkân Delili: İmkân, birşeyin olması ile olmamasının eşit ihtimale sahip olması demektir. Günlük konuşmalarımızda da mümkün derken olabilir de olmayabilir de manasını kast ederiz. Yaratılmış olan her varlık bize şu gerçeği haykırır: Benim olmamla olmamam eşit idi. Şu an ben varsam, var olmamı yoklukta kalmama tercih eden biri var demektir. O ise ancak Allahtır. 

Hudus delili: Hudus, sonradan olma demektir. Hudusun en büyük delili değişmedir. Bir varlıkta değişme varsa, bu hareketin bir ilk noktası olacaktır. İşte o noktadan önce o şey varlık sahasına çıkmamıştı. Henüz yoklukta iken var olmayı kendi kendine irade edemeyeceğine ve buna güç yetiremeyeceğine göre bu var oluş Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşmiş demektir. Maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kainatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi hadiseler, bu varlık aleminin bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. 

San'at: Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kainatta, ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kainattaki her eser şu özelliklere sahiptir:
• Büyük sanat değeri taşır.
• Çok kıymetlidir.
• Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır.
• Çok sayıda olmaktadır.
• Karışık ve çeşit çeşittir.
• Devamlıdır.

Halbuki, kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde san'at ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (c.c.) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelebilir!..

Devir ve Teselsülün Muhal olması: Devrin muhal olduğu şu misalle açıklanıyor. Bir yumurtayı tavuğun yaptığını iddia eden adama soruyorsunuz. Tavuğu kim yaptı? Buna karşılık onun çıktığı yumurtayı gösteriyor. Buna göre tavuğu aradan çıkardığımızda yumurta yumurtayı yapmış oluyor. Bu ise muhaldir. Teselsül ise bir şeyin silsile halinde ta ilk noktasına kadar gidip o ilk varlığı kimin yaptığını sormak suretiyle Allah’ın varlığını ispat metodudur. Yani bu meyveyi şu ağaç yaptı, o bir önceki meyveden oldu, o da bir önceki ağaçtan. Böylece ilk ağaca yahut ilk meyveye kadar varıyor ve soruyoruz : Bunu kim yarattı diye . 

Kur'an yolu devir ve teselsülden çok farklıdır. Yumurtayı kim yaptı? Yahut meyveyi kim yaptı? sorusunun cevabı, doğrudan doğruya, “Allah yarattı” diye cevap verilir. İlim, irade, şefkat, merhamet kavramlarından bir nasibi olmayan, insanı tanımayan, hikmetten, sanattan anlamayan bu sebeplerin (tavuğun ve ağacın) sonucun yaratılmasında hiçbir tesirleri olmadığı ispat edilir. Böylece devir yahut teselsül deliline gerek duyulmaz. 

Hikmet ve gaye delili: Her varlıkta kendisine mahsus bir gaye, bir maksat, bir fayda takip edildiği göze çarpmakta ve hiçbir şeyde gayesizlik, manasızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşahede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde aleminde, ne bitki ve hayvanat dünyasında, ne de eşya ve hadiselerde şuur ve idrak mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi takip edilebilsin. Öyle ise, kainattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gayeleri ancak Allaha isnat etmekle makul bir yol tutmuş olabiliriz. 

Yardımlaşma delili: Yağmurun toprağın imdadına, güneşin gözlerin yardımına koşmalarından, ta havanın kanı temizlemesine kadar, bu alem bir yardımlaşma hareketiyle adeta dolup taşmaktadır. Bu yardımlaşmayı yapan taraflar birbirlerini tanımamakta, bilmemektedirler Öyle ise bu merhametli icraatı sebeplere vermek mümkün değildir. 

Temizlik: Kainattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delil olarak, bize Kuddüs ismiyle müsemma bir Zat'ı (c.c.) anlatmaktadır. Toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar; rüzgar, yağmur ve kar; denizlerde buzullar ve balıklar; gezegenimizde atmosfer, uzayda kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran manevi esintiler, hep Kuddüs isminden haber vermekte ve o ismin verasındaki Zat-ı Mukaddes'i göstermektedir.

Simalar: Herhangi bir insanın siması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine birebir benzememektedir. Bu kaide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün, milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenab-ı Hakk'ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilandır. 

Fıtrat ve Vicdan Delili: Allahı tanımanın sayılamayacak kadar çok delil ve işaretleri insanın yaratılışında, fıtratında mevcuttur. Bunlardan birkaç örnek: İnsan fıtratı ve vicdanı her nimetin mutlaka şükür istediğini bilir. Bir peygambere kavuşmuş ve hidayete ermişse şükrünü Allaha yapar. Aksi halde batıl mâbutlara tapar. Bu tapma insan vicdanın insanı zorlamasıyla gerçekleşir. Güzelliği takdir hissi de insan fıtratında mevcuttur. Sergiler, fuarlar bu his ile gerçekleşir. İnsan bu yaratılışının gereği olarak, şu sema yüzünde sergilenen yıldızları, zemin yüzünde boy gösteren çiçekleri, ağaçları, ormanları dolduran ceylanları, aslanları, denizlerde kaynaşan balıkları seyretmek ve onlardaki İlâhî sanatın mükemmelliğini takdir etmek durumundadır. 

Tarih: Dinler tarihi şahittir ki, insanlık hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Batıl, hatta gülünç dahi olsa, hemen her devirde bir dine inanmış ve bir manevi sistemi takip etmiştir. İnsan fıtratına inanma duygusunu Allah koymuştur ve insan O’na (Allah’a) inanmakla mükelleftir.

Kur'an: Kur'an-ı Kerim'in Kelamullah olduğunu ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenab-ı Hakk'ın varlığını da ispat eder durumdadır. Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna dair yüzlerce delil vardır. Bunlar, Kur’an ile alakalı İslam kaynaklarında en ince teferruatına kadar mevcuttur. Bütün bu deliller, kendilerine mahsus dilleriyle "Allah vardır" derler.

Peygamberler: Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihan Serveri'nin (a.s.m) peygamberliğini ispat eden bütün deliller de, yine Cenab-ı Hakk'ı anlatan delillere dahil edilmelidir. Zira Peygamberlerin varlıklarının gayesi, Tevhid; yani Allah'ın varlık ve birliğini ilan etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini ispat eden bütün delilleri, aynı zamanda, Cenab-ı Hakk'ın varlığına da delil olmaktadır. Bir peygamberin hak nebi olduğunu ifade eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hatta daha da öte bir kuvvetle "Allah vardır ve birdir" demektedir.

Selam ve dua ile...