Zitate und Weisheiten für Führungskräfte

Erkan Güneyoglu Önder Demir
Zitate und Weisheiten für Führungskräfte
Jeder Gedanke, jedes Gefühl, jedes Wort, jede Handlung alles ist Energie und Schwingung. Jede Energie sucht sich ihre Resonanz und geht im Kosmos niemals verloren.
€9,99 Softcover

Sonntag, 28. Oktober 2012

HZ. ALİ'NİN(a.s) İLİMDEKİ DEHASI




HZ. ALİ'NİN(a.s) İLİMDEKİ DEHASI

İlmin üstünlüğünü ortaya koyan hususlardan biri de Haricilerle Hz.Ali( a.s) arasında cereyan eden bir olay ve bu olayda Hz. Ali’nin çeşitli yollardan ilmin üstünlüğünü ortaya koymasıdır.

Haricilerden bir taife tek, tek Hz. Ali’nin (a.s ) huzuruna gelerek aynı soruyu sormuşlar. Soru şu idi.’’Ya Ali! İlim mi üstündür, yoksa mal mı? Hz. Ali(a.s)’’İlim daha üstündür’’şeklinde cevap vermiş, delil istemeleri karşısında ilmin üstünlüğünü değişik açılardan 19 ayrı cevapla şu şekilde ortaya koymuştur:

1.   İlim maldan üstündür. Zira ilim seni      korur, hâlbuki sen malı korursun.

2.   İlim harcandıkça artar, mal ise     harcandıkça azalır.

3.   İlim sayesinde düşmanlar dost olur, fakat  mal sahibinin kıskananı ve düşmanı çoktur.

4.   İlim dünyadan uzaklaştırır, ahirete yaklaştırır; mal ise ahiretten uzaklaştırıp dünyaya yaklaştırır.

5.   Ölüm sebebiyle ilim, sahibinin mülkiyetinden çıkmaz, fakat mal çıkar.

6.   İlim sahibine sirayet eden bir nurdur. Mal ise böyle değildir.

7.   İlim Allahın kelamından çıkar, mal ise topraktan çıkar.

8.   İlim peygamberlerin sevgilisidir. Mal ise     nemrut, firavun, Haman ve Karunların sevgilisidir.   

9.   İlim kendine hizmet edilendir. Mal 
      ise hizmet edendir.

  10. İlim ruhun gıdasıdır. Mal ise 
        cesedin gıdasıdır.

 11. Ürkme zamanlarında ilim sana 
       arkadaş olur. Mal ise seni ürkütüverir.

  12. Yolculukta ilim senin arkadaşındır. 
        Mal ise yolculukta senin düşmanındır.

  13. Tek başına ilim tatsız da olsa 
         kurtulmana sebep olur, fakat 
         mal böyle değildir.

  14. İlim peygamberlerin mirasıdır, 
        mal ise eşkıyanın mirasıdır.

  15. Kıyamet gününde ilmin hesabı 
        yoktur, fakat malın helal ise hesabı,
        haram ise azabı vardır.

  16. İlmin sahibi şefaat edecek, malın 
        sahibi ise  şefaat edilecektir.

  17. İlim sahibi asla unutulmaz, mal 
        sahibi unutulur.

  18. İlim kalbi nurlandırır, mal ise 
        karartıp katılaştırır.

  19. İlim sahibi Allaha kulluğu, mal 
        sahibi Allahlığı iddia eder. 
        (Nitekim Firavunda olduğu gibi)

Hz. Ali (a.s) bu şekilde o soru soranlara ayrı ayrı tatminkâr cevaplar verdikten sonra:
Bu konuda bana daha soru sorsaydınız yaşadığım müddet başka başka cevaplar verirdim buyurdu.

Samstag, 27. Oktober 2012

İnsan neden yaratıldı ?




Bütün varlıkların hülasası, özü olan insan, eğlence için, oyun için, yiyip içmek, gezmek, yatmak keyif sürmek için yaratılmadı. Kulluk vazifelerini yapmak için, Rabbine itaat, tevazu, kuvvetsizliğini, ihtiyacını göstermek, Ona sığınmak ve yalvarmak için yaratıldı.

Hz.Muhammed (sav) bildirdiği ibadetlerin hepsi, insanlara faydalı şeylerdir. İnsanlara yaradığı için emredilmiştir. Yoksa, hiçbir ibadetin Allahü teâlâya faydası yoktur. Candan teşekkür ederek, minnet ile ibadet yapmalı, tam teslim olarak emirleri yapmaya ve yasaklardan kaçınmaya çalışmalıdır. Allahü teâlâ hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde, kullarını, emir ve yasaklar vermekle şereflendirdi. Her şeye muhtaç olan, biz kulların, bu büyük ihsana, bol bol teşekkür etmemiz, bunun için de, emirleri yapmaya candan sarılmamız gerekir.
Allahü teâlâ, her şeyin sebepsiz, şartsız, maliki, hepimizin sahibidir. Bütün insanlar, Onun kullarıdır. Kullarına verdiği her emri ve her şeyi istediği gibi kullanması, hep yerindedir ve faydalıdır. Bunda, zulüm olamaz. Memurlar âmirlere, kullar sahiplere emirlerin, işlerin sebebini soramaz. Akla uygun, bundan daha açık bir şey yoktur.

Bütün insanları Cehenneme koyup, sonsuz azap yapsaydı, kimin bir şey söylemeye hakkı olabilirdi? Çünkü, kendi yarattığı, yetiştirdiği mülkünü kullanıyor. Başkası yok ki, onun mülküne tecavüz olsun ve zulüm denilebilsin. Halbuki, insanların kullandığı, öğündükleri mallar, mülkler, hakikatte onların değil, hepsi, Onundur. Bizim bunlara el uzatmamız, karışmamız, hakikatte zulümdür. Allahü teâlâ, bu dünyanın düzeni için ve bazı faydalara yol açması için, bunları bize mülk kılmış ise de, hakikatte hepsi Onundur. O halde, bizim bunları, asıl sahibinin mubah ettiği, izin verdiği kadar kullanmamız yerinde olur.
Bugün bile, Allahü teâlâyı inkâr eden, İslamiyet’i beğenmeyen, cahilliğin verdiği cesaret ve taşkınlıkla öğünen cemiyetlerin, Allahü teâlânın emirlerinden çoğunu benimsedikleri göze çarpıyor. Bütün insanların, din ahlakından uzaklaştıkça, geçimsizlik, sefalet, işkence, sıkıntı ile kıvrandıkları görülüyor. Fen aletleri, medeni vasıtalar, akıllara hayret verecek şekilde, ilerlediği halde, dünyadaki huzursuzluğun, insanlıktaki sıkıntının azalmadığı, arttığı, ibretle görülüyor.

İstisnalar hariç, bütün fen adamları, bu kâinatın kendiliğinden var olmadığını, bir yaratıcısının bulunduğunu ittifakla bildirmişlerdir. Fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanlar, bir karıncayı, bir kuşu, bir arpa tanesini yaratamaz. Akıllı ve bilgili bir kimse, kâinata bakınca, çok intizamlı yaratıldığını görür. Bunun kendiliğinden olmadığını anlar.

Bir insan bir alet, bir makine yapınca bunun nasıl ve nerelerde kullanılacağına dair bir prospektüsünü [tarifesini] de yanına koyar. Yine de anlaşılması zor ise, kullanması için kurslar açar. Bir makine yanlış kullanılırsa elden çıkar. Her şeyin yaratıcısı olan cenab-ı Allah da, insan denilen bu muazzam makineyi yaratıp başıboş bırakmamıştır. Bir âyet meali:
(Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız?) [Müminun 115]

Başıboş yaratılmayan insanın, ne yapması gerektiğini Peygamberleri vasıtası ile, kitaplar göndererek bildirmiştir. Son Peygamber olan Muhammed aleyhisselama gönderilen kitabı ise Kur'an-ı kerimdir. Kur'an-ı kerim çok veciz olduğu için, Peygamber efendimiz bunu hadis-i şerifleri ile açıklamıştır.

Hadis-i şerifler de, diğer insanların sözlerine göre veciz olduğu için, bizlerin kolayca anlayabilmesi için âlimler bunları açıklamıştır. Bu, doktor ve eczacının ilacı hastaya verirken, aç karnına-tok karnına, sabah akşam birer tane, suyla iç, sütle içme gibi tarifine benzetilebilir. Kur'an-ı kerimde insanın niçin yaratıldığı bildirilmiştir:
(Cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.) [Zariyat 56]

Allahü teâlâ, “Emrime uyan Cennete, uymayan ise Cehenneme gidecektir” buyurmuştur. İbadetlerin faydası Allahü teâlâya değil, herkesin kendinedir. Maaşla çalışan bir doktor, bir hastaya ilaç verse, ilacın doktora faydası yok diye o ilacı kullanmamak akla uygun değildir. Zehir içsem doktora ne zararı olur diyerek zehir içmesi de ahmaklıktır. İşte, günahlarımın Allah’a bir zararı yok diyerek, her çeşit günahı işlemek akıllı insanın yapacağı iş değildir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Akıllı kimse, Allah’a ve Peygamberine inanan ve ibadetlerini yapandır.) [İ.Muhber]

Öldükten sonra başına gelecekleri düşünmeyene, kendisini ebedi tehlikeye atana akıllı denebilir mi? Kur'an-ı kerimin çok yerinde, (Düşünmüyor musunuz?) diye ikaz edilmektedir. Hadis-i şerifte, (Aklı olmayanın dini de yoktur) buyurulmuştur. (Tirmizi)

Her insanın yaptığı ibadetin faydası kendisinedir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Kim, [ibadetlerini yapar ve günahlarından] temizlenirse, faydası kendisinedir.) [Fatır 18]

(Benim ibadetime Allah’ın ihtiyacı yok) diye, yanlış düşünen kimse, perhiz yapmayan hastaya benzer. Bu hastasına doktor, perhiz tavsiye ediyor. Bu ise, “Perhiz yapmazsam doktora hiç zararı olmaz” diyerek, perhiz yapmıyor. Evet doktora zararı olmaz, ama kendine zarar vermektedir. Doktor, kendine faydası olduğu için değil, onun hastalıktan kurtulması için, perhiz yapmasını tavsiye etmiştir. Doktorun tavsiyesine uyarsa, şifa bulur. Uymazsa ölür gider. Tabibin bundan hiç zararı olmaz. Bunun gibi, (Allah’ın benim ibadetime ihtiyacı yok) diyerek ibadetten kaçanlar da, Cehenneme gider.

Allahü teâlâ, insanları başıboş bırakmadı. Her istediklerini yapmaya izin vermedi. Nefslerinin arzularına tabi olmalarını, böylece felaketlere sürüklenmelerini dilemedi. Rahat ve huzur içinde yaşamaları ve sonsuz saadete kavuşmaları için gereken faydalı şeyleri yapmalarını emretti. Zararlı şeyleri yapmalarını yasak etti. Saadete kavuşmak isteyen, dine uymaya mecburdur. Nefsinin ve tabiatının, dine uymayan arzularını terk etmesi gerekir. Dine uymazsa, sahibinin, yaradanının gadabına, azabına düçar olur. Dine uyan kul, mesut, rahat olur. Sahibi onu sever.


Dünya ziraat yeridir. Tarlayı ekmeyip, tohumları yiyerek zevk ve safa süren, mahsul almaktan mahrum kalacağı gibi, dünya hayatını, geçici zevklerle, nefsin arzularını yapmakla geçiren de, ebedi nimetlerden, sonsuz zevklerden mahrum olur. Bu hâl, aklı başında olanın kabul edeceği bir şey değildir. Sonsuz lezzetleri kaçırmaya sebep olan geçici ve zararlı lezzetleri tercih etmez. Dine uymak için, önce din âlimlerinin, Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden anlayıp bildirdikleri Akaide uygun iman etmek, sonra haram, yasak edilmiş olanları öğrenip bunlardan sakınmak, daha sonra, yapması emr olunan farzları öğrenip yapmak gerekir. Bunları yapmaya İbadet etmek denir. Haramlardan sakınmaya Takva denir.


Şeytani Tuzaklara dikkat!



Şeytan, günümüzde de boş durmuyor. Yardımcıları ile -gerek insanlardan gerek cinlerden olsun- ona kıyamete kadar verilen süreyi en iyi bir şekilde kullanmaya çalışıyor. Birçok âlime göre insanın iki kaşının arasında oturuyor Şeytan ve günde 72 çeşit vesvese veriyor:
Açlıktan öleceksin, çok cömertsin, insanlara iyi davranma, namazı boşver, orucu boşver, fitre ve zekat boş işler, Hacca gidip Araplara para yedirme; ne işin var senin orada, cimri ol, bak bütün cimri olanlar senden ileride, hepsi ev ve bark sahibi oldular, sen ise malını ona buna dağıttın... Hiç kimseye acıma, gaddar ol, düşene bir tekmede sen vur, karına veya kocana iyi davranma, komşuna fazla yüz verme, çok iyi niyetlisin, biraz kendine bak, camiye gitme, ne varsa dünyada var, gerisi yalan. Daha çok para ve daha çok mal ve mülk edinmelisin, bu elinde olanlar sana yetmez, dürüst olma; zaten hep dürüstlükten dolayı kaybediyorsun... Helal mal o kadar önemli değildir, sen işine bak; üzümünü ye bağını sorma, dedikodu güzeldir vesaire.

Seytan'ın aslî görevlerinden bir tanesi, Yüce Allah'ı insanlara unutturmak ve insanların Yüce Allah'tan uzaklaşmaları için elinden geleni yapmaktır. Şeytan, bu konuda elinden gelen bütün imkanları seferber etmiş durumdadır. Dünyada insanları Yüce Allah'tan soğutacak ve onları oyalayacak bin bir türlü oyun ve eğlence türü icat etmiştir. Dikkat edin; kimi zaman insanları saatlerce bir oyun ile Yüce Allah'ı akıllarına bile getirmeden oyalar. Kahvehanelerde genelde hep ne derler; 'Şeytanınız bol olsun.'

Mesela örnek olarak; namaz kılmak niyetindesiniz. Mutlaka o namazı size kıldırmamak için bin bir türlü vesvese vermeye çalışır ve namaz esnasında aklınıza normalde gelmeyen düşünceleri getirmeye çalışır. Zaten siz, ne kadar Yüce Allah'a yakın iseniz; o kadar fazla sizinle uğraşmaya başlar. Çünkü sürüden ayrılanların peşine düşer daima. Sürüde olanlar, zaten onun kontrolü altındadır. İnsanları dünyaya doğru endeksleyip, daima dünya dertleri ile uğraştırarak onları oyalar veya yardımcıları ile oyalatır. Sizi maddeye hapseder ve maddeci yapar. Gözünüz ve kalbiniz, maddiyattan başka bir şey görmüyorsa, işte o zaman sizi kontrolü altına almış durumdadır.

Besmeleyi ve Nas Sûresi'ni size unutturmaya çalışır. Öyle yapar ki, siz artık kendi nefsiniz için yaşamaya başlarsınız. Sizi yaradan Yüce Allah için değil; kendi nefsiniz ve kendi Şeytanınız için yaşamaya baslarsınız..Eglenceye, kumara ve haram olan her şeye sizi davet eder ve siz, bu davete katılırsanız; artık Şeytan'ın kontrolü altına girmiş olursunuz. Ne diyor Kurân-ı Kerîm'de Yüce Allah:

«Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? » Casiye Sûresi Ayet 23

Ne diyelim yüce Allah bizleri Şeytan'ın ve yardımcılarının ağına düşürmesin düşen kardeşlerimizede yardım etsin.amin.

Selam ve dua ile 
 
Önder Demir

İman nedir?




İman, bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâ tarafından getirdiği emir ve yasakların hepsine inanmak ve inandığını dil ile söylemek demektir.
Amentü şöyledir:

Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba'sü ba'del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülühü.
[Yani, Allah’a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah’ın kulu ve son Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.]
İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği dini, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan tasdik etmek yani kabul edip, beğenip, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. Tam olmayınca, iman olmaz. Allahü teâlâ, (Onlar gayba[görmedikleri halde Resulümün bildirdiği her şeye] iman ederler)buyuruyor. (Bekara 3) Resulü de, (Dini [hükümleri, dinde bildirilenleri]aklı ile ölçenden daha zararlısı yoktur) buyurdu. (Taberani)
Nazara yani göz değmesine inanmayan bir kimse, (Bugün fen, gözle görülemeyen şuaların iş yaptığını açıklıyor. Mesela bir kumanda ile TV’yi, radyoyu veya arabamızı açıp kapatabiliyoruz. Bunun için gözlerden çıkan şuanın zarar verebileceğine artık inanıyorum) dese bunun kıymeti olmaz. Çünkü bu insan dine değil, kumandadan çıkan şuaya inanıyor. Yahut şua ile birlikte Peygambere inanıyor. Yani fen kabul ettiği için, şuaların etkisini gözü ile gördüğü için inanıyor ki bu iman olmaz. Dinde bildirilen her şeyi, fen ispat edemese de, fayda veya zararını gözü ile görmese de, yine inanmak lazımdır. Hakiki iman gayba inanmaktır yani görmeden inanmaktır. Gördükten sonra artık o iman olmaz. Gördüğünü itiraf etmek olur. Bakara suresinin 3. âyetinde, gayba inanmak, görmeden inanmak övülüyor. İmanın altı şartı da gayba inanmayı gerektirmektedir. Çünkü hiç birisini görmüş değiliz.
Peygamber efendimiz, aşağıda bildirilen iman ile ilgili âyetleri açıklayarak imanı şöyle tarif etti:

(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, [yani Kıyamete, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana],kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai]
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Asıl iyilik; Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere inanmaktır.) [Bakara 177]

(Onlar gayba [Allah'a, meleklere, kıyamete, cennete, cehenneme görmedikleri halde] inanırlar.) [Bakara 3]

(Onlar, sana indirilene, senden önceki kitaplara ve ahirete iman ederler.) [Bakara 4]

Bu üç âyette, Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve gayba inanmak bildiriliyor.

(Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bakara 255]

(Ölümü Allah’ın iznine bağlı olmayan hiç kimse yoktur.) [Al-i İmran 145]

(Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah’tır.) [Enam 2]

Bu üç âyet, takdirin Allah tarafından olduğunu bildirmekte, kadere iman etmeyi göstermektedir.

(Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah’tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler. “Küllün min indillah” [Hepsi Allah’tandır] de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78]
Bu âyet, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu bildirmektedir.

(Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
Bu âyet de, Resulullahın peygamber olduğunu bildirmektedir.

Amentü’nün manasıAllah’a inanmak:
Allahü teâlânın varlığına, birliğine, Ondan başka ilah olmadığına, her şeyi yoktan yarattığına, Ondan başka yaratıcı olmadığına kalben inanmak, kabul etmek demektir. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği son Peygamberi Muhammed aleyhisselam vasıtasıyla bildirdiği dinin hepsini kabul etmek, beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158]

Meleklere inanmak:
Melekler nurani cisimlerdir. Hiçbirinde erkeklik dişilik yoktur. Hepsinin günahsız, emin olduğunu kabul etmek, tasdik etmek, yaptıkları işleri beğenmek şarttır. Bir âyet-i kerime meali:
(Asıl iyilik; Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere inanmaktır.) [Bakara 177]

Kitaplara inanmak:
Zebur, Tevrat, İncil, Kur’an
 ve diğer kitapların Allahü teâlâ tarafından gönderildiğine, hepsinin hak olduğuna inanmak lazımdır. Ancak, Kur’an-ı kerimden önceki kitapların insanlar tarafından değiştirildiğini, Allah kelamı olmaktan çıktıklarını bilmek, bunu kabul ve tasdik etmek demektir. Önceki kitapların hiç birisi değişmemiş bile olsa, Allahü teâlâ tarafından nesh edildiğine yani yürürlükten kaldırıldığına iman etmek gerekir. Bir âyet-i kerime meali:

(Onlar, sana indirilene [Kur’an-ı kerime], senden önceki indirilen kitaplara iman ederler.) [Bakara 4]

Peygamberlere inanmak:Peygamberlerin hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş olup, sadık, doğru sözlü, günahtan masum olduklarını kabul ile tasdik etmek demektir. Onlardan birini bile kabul etmeyen, beğenmeyen kimse, kâfir olur. Peygamberlerin ilkinin Âdem aleyhisselam ve sonuncusunun,Muhammed aleyhisselam olduğuna iman etmek, kabul ve tasdik etmek demektir. Peygamber efendimizin bildirdiği dini hükümlerin hepsini, en güzel şekilde ve eksiksiz tebliğ ettiğine inanmak, bu emir ve yasakların hepsini kabul edip, hepsini beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Bütün Peygamberlere iman edip, hiçbirini diğerinden ayırmayanlar Allah’ın mükafatına kavuşacaktır.)
 [Nisa 152]


Kaza ve kadere inanmak:Allahü teâlânın insanlara cüzi irade verdiğini, insanların bu cüzi iradeye göre tercih ettikleri ve yaptıkları her şeyi Allahü teâlânın yarattığına iman etmek demektir. Hayır ve şer, her şeyi kulların talep ettiklerini, Allah’ın da bunu dilediği takdirde yarattığını bilmek, bunu kabul ile tasdik etmek ve beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.)[Ahzab 38]

Ahirete inanmak:
İnsanların kıyamet kopunca, dirileceklerine, hesap ve mizandan sonra, Müslümanların Cennete, kâfirlerin Cehenneme gideceklerine ve orada ebedi kalacaklarına iman etmek, bunu kabul etmek ve beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Onlar [Müslümanlar], ahiret gününe iman ederler.) [Bakara 4]

Kelime-i şehadete inanmak şöyle olmalı:
Ben şehadet ederim ki, yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu, resulü ve son Peygamberidir. İki âyet-i kerime meali:
(Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]

(Allah’a ve resulüne inananlara, rableri katında nurları ve ecirleri vardır.) [Hadid 19]

Mittwoch, 24. Oktober 2012

Kibir ve Gururla yaşayan Zilletle Ölür!



Kibir ve Gururla yaşayan Zilletle Ölür!

Evet Saygıdeğer kardeşlerim bir kitap yazdıracak kadar güzel bir söz. Yüce Allah´ın değişmez kanunlarından birtanesi de budur,ne diyor yüce Allah Kuran´ı Kerim´de “Bu Allah’ın öteden beri süregelen yasasıdır: Allah’ın yasasında bir değişme bulamazsın.” (48.Fetih Suresi 23.ayet) 

Kibir ve Gururla yaşayan Zilletle Ölür! Bu insanlar içinde devletler içinde geçerli degişmez bir kanundur.Kibir ve Gurur Şeytandandır ve Ademoğlunu ve Şeytanı Cennetten dünyaya sürdürdüğü gibi günümzde kibir ve gurur birçok insanı bilerek veya bilmeyerek cehenneme doğru sürüklemektedir. Fakat kibir ve gurur aslında insanın aslını bilmemesinden veya unutmasından meydana gelmektedir her insan topraktan geldiğini ve topraktan yaratıldığını unutmamalıdır ve onu yaradan bir Allah´ın var olduğunu. 

Bulunduğunuz mevki,makam,şöhret,mal ve mülk ve evlatlarınız sizi sakın olaki kibir ve gurura sevk etmesin. İnsan ruhunu çeşitli tezahürleriyle körelten zararlarına Kuran´ı Kerim'in genişçe bir açıdan baktığı kibir ve gurur, maddî ve manevi hayatta zararın ve kaybın sebebidir. Kibir ve gurur yüzünden örneklerinde gördüğümüz gibi büyüklenenler henüz dünyada iken, hareketlerinin cezasını çekerek helâk olmuşlardır. Çünkü kibir ve gurur bir ağacı içerisinden kemiren bir kurt gibidirler insan ruhunu içerden yiyip bitirirler. 

Hz. Isa Barnabas incilinde havarilerine söylediği gibi:Dünyaya gelen insanlara yazıklar olsun, çünkü, gurur içinde yaşarlarken zillet içinde ölecekler ve şaşırıp kalacaklar.Barnabas incili 131. Bölüm.

Yüce Allah Kuran´ı Kerimde kibir ve gurur için şöyle buyurmuştur: Kim, Allah'a kulluktan, O'na ibadetten çekinir ve büyüklenirse, bilsin ki, (Allah) kıyamette herkesi huzurunda toplayacaktır' (Nisâ, 4/172) .'Meleklere, Âdem'e secde edin' demiştik. İblis müstesna hepsi secde ettiler. O kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu' (Bakara, 2/34) .'Însanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme; Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi şüphesiz ki sevmez. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini de alçalt. ' (Lokman, 31/18) .Kibir ve gurur sâlih ve muttaki bir müslümanda bulunmaması gereken; tevhid ehline yakışmayan en kötü huylardandır.Kibir ve Gurur üç kısımdır: 

1. Cehalet ve azgınlıktan ötürü bazı kulların kendilerini yüce Allah'tan büyük görmeleri;

2. Peygamber'e karşı, O'nun buyruklarını küçümsemek, prensiplerini hafife almak; 

3. Etrafında bulunan insanları küçük görüp, kendini büyük görmek.
Ne demiş büyüklerimiz Kılavuzu Şeytan olanın meskeni Cehennem olur. 

Aslında kibir ve gururun asıl kaynağı cehalettir ve aslında yüce Allah´ın değişmez Kanunlarını bilmemekten ve Kuran´ı Kerimi okumamaktan ileri gelmektedir,benim tavsiyem herkes bir damla nutfeden yaratıldığını hiçbir zaman unutmamalıdır.
 

Donnerstag, 18. Oktober 2012

Sömürgenin Yöntem ve Çeşitleri




Sömürgenin Yöntem ve Çeşitleri

İnsanoğlu, ilahi bir varlık olduğu halde nefsanî duygular taşıyan ve hayvani özellikleri olan bir varlıktır aynı zamanda. Nefis, her zaman kendi çıkarını gözetir ve üstün olma ve güçlü olmak için hiçbir kural tanımaksızın ortalığı yakıp yıkar. İşte bu nefis ve tutumu, sömürgenin asıl ortaya çıkış noktasıdır.
Bakara suresinde yüce Allah buyuruyor: «Onlara, yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, denildiği zaman, biz ıslah edicileriz derler. Haberiniz olsun ki onlar, bozguncuların ta kendileridir, fakat farkında değillerdir.» (Bakara 11.ve 12. Ayet)

Günümüzde sömüren ülkeler de sömürdükleri ülkelere; «Biz, sizin iyiliğinizi istiyoruz ve sizler için çalışıyoruz.» diyorlar. «Ne gereği var canım, uçak yapacağınıza biz yapıp size uygun fiyata satalım. Otomotiv yapmayın, gemi yapmayın, tank yapmayın, helikopter yapmayın canım ne gereği var? Biz yapıp uygun fiyata size verelim. Petrol çıkarmayın, altın çıkarmayın çok zahmetli işler bunlar. Siz, gömlek, pantolon dikin, domates ekin, muz üretin. Bunlar, çok daha güzel ve karlı işler. Turizmi canlandırın. 5 yıldızlı oteller ve eğlence parkları yapın. Kısacası bizim yaptığımız işleri siz yapmayın ve bizlere rakip olmayın. Atom reaktörleri çok tehlikelidir, sakın yapmayın ve sakın Atom enerjisi demeyin. Bunlar, çok kötü şeyler. Siz, suyla, rüzgarla, Güneş'le enerji üretmeğe bakın.» diyorlar.

Günümüzde sömürge, işte böyle yapılıyor. Sömüren, sömürdüğü ülkeleri ve insanları böyle oyalıyor. Adamın otobüs fabrikası var ve bu yapmış olduğu otobüsleri satmak için pazar arıyor. Otobüsleri $60.000'a imal edip $330.000'a piyasaya satıyor. Şimdi soruyorum size; bu otobüs fabrikası sahibi, demiryolu ağının otobüs satmış olduğu ülkede gelişmesini ister mi.?
Günümüzde sömürgecilik, basın, medya, politika üçgeni kullanılarak çok profesyonel bir biçimde uygulanmaktadır. Sömürgeci kitlenin elinde bütün dünyaya yaymış olduğu uluslararası örgütler ve etki kuruluşları bulunmaktadır. Bu örgüt ve kuruluşlar, her ülkeye göre ayarlanmıştır. Sömürülen ülkede, sömürgecilere ters gelen ve çıkarlarını tehlikeye sokan kişilere ve fikirlere karşı her türlü önlem alınmıştır. Mesela diyelim ki herhangi bir sömürülen ülke, kendi ulusal otomotiv markasını üretmek için harekete geçiyor, hemen orada sömüren ülkelerin işbirlikçileri sahneye çıkar ve «Olmaz böyle şey, yapamayız edemeyiz, maliyeti çok gelir ne gereği var canım, işte zaten ülkemizde diğer ülkelerin markaları üretiliyor.» diyerek bu fikri ortaya atan kişiyi gülünç duruma düşürüp rezil etmeye çalışırlar.

Sömürgeci ülkeler, sömürmek istedikleri ülkelere her zaman ilk etapta yardım etmek için gelirler ve yanlarında vakıflarını, yardım kulüplerini, barış örgütlerini getirirler, daha sonra elit tabakanın eğitileceği kendi kültür ve fikirlerinin öğretildiği kuruluşlar açarlar. Bu kurum ve kuruluşlarda eğitilen ve sömürgecilerin fikir ve görüşlerini benimseyen insanlar, zamanla sömürülen ülkenin sosyoekonomik hayatına dahil edilir kendilerine hizmet ettikleri ülkelerin üstün hizmet madalyası genellikle verilir ve çok önemli kritik mevki ve makamlara getirilirler. Sömürgecilerin süzgecinden geçen bu insanlar da ilk etapta aşağılık kompleksi belirir ve tüm hayatı boyunca bu aşağılık kompleksinden kurtulamazlar. İşte bu yöntemle sömürgenin ilk tohumları atılır ve sömürülmeye hazır bir zemin hazırlanır, bu sömürge sisteminin en kolay ve dünyada askerî bir güç kullanmadan yapılan tarzıdır, günümüz dünyasında en yaygın olarak Sömüren ülkeler bu sistemi uygularlar.

Sömürgeci ülkeler, sömürdükleri ülkelerde bu sömürgeci zihniyete duyulan aşağılık kompleksini tabana yaymak için harekete geçer ve psikolojik savaşı başlatırlar. 'E canım, bizden zaten adam olmaz' gibi sözleri insanların beyinlerine kazıtıp, rüşveti, dolandırıcılığı, hortumlamayı ve kısa yoldan zengin olmayı toplumda yaygınlaştırırlar. Eğitim sistemini milli olmaktan çıkarıp sömürgeci zihniyete yatkın bir hale getirirler ve sömürdükleri ülkede insana verilen değeri en düşük düzeye çekerler. Artık sömürülen ülkede insan = karınca, karınca = insan değerindedir. Toplum, hedefsiz ve bilinçsiz bırakılarak yuvarlanıp gider hiçbir vizyonu ve büyük hedefi olmaz, karın tokluğuna çalıştırılır ve yurtdışına dahi çıkamaz vize engeline takılır.
Sömürgeciler, ilk etapta sömürülen ülkenin onurunu kırmaya çalışırlar bunu başardıkları anda, artık o ülkede şeref ve gurur da zamanla tarihe kavuşur, Toplumun ahlakını bozan yayınlar, bir bakarsınız çoğalır ve basında medyada çıplak resimler içeriği ve anlamı olmayan programlar çoğalıverir. Gün boyu bu anlamsız ve içeriği olmayan programlar ve yayınlar, insanların beynine pompalanır durur. Artık bu programların içinde boğulan halk, ne olduğunu, niçin doğduğunu bile kendine soramadan günlük ihtiyaçları peşi sıra koşturur durur ve televizyon ekranlarında görmüş olduğu insanlara özenir, onlar gibi yaşamayı ve onlar gibi hareket etmeyi arzular.

Sömürgecilerin en etkin silahlarından biride Spor’dur ve Spor için saatlerce yapılan boş yorumlardır.
Jül Sezar’ın deyimi ile “Halka oyun ve Ekmek verin” felsefesinden yola çıkarak  Sömürdükleri ülkelerde Futbola çok aşırı bir değer ve ilgi vererek saatlerce Futbol maçları ve yorumları hazırlatır ve sömürülen ülke halkına servis ederler.

Bir bakarsınız herkesin tuttuğu ve canından bile çok sevdiği bir futbol takımı   vardır ve onunla yatar ve onunla kalkar o takımın maçlarını hiç  kaçırmaz,uğrunda gerekirse kavga eder ve her şeyi göze alır artık o bir fanatiktir ve takımı için yaşar.
Saatlerce televizyon kanallarında ve gazetelerde maçlar ve pozisyonlar konuşulur o sömürülen ülkenin Sosyo ekonomik durumu tartışılmaz.
“Evet orada bir faul görüyorum yok bu pozisyon kesin sarı karttır kardeşim” Diyerek sömürülen bir toplum hep böyle boş işlerle uğraşır durur.
İnsanlar yetenekli olsalar dahi sömürülen toplumlarda kendilerine ve fikirlerine Değer veren bir kurum veya kuruluş bulamazlar çünkü sömüren zihniyet buna karşıdır.