Zitate und Weisheiten für Führungskräfte

Erkan Güneyoglu Önder Demir
Zitate und Weisheiten für Führungskräfte
Jeder Gedanke, jedes Gefühl, jedes Wort, jede Handlung alles ist Energie und Schwingung. Jede Energie sucht sich ihre Resonanz und geht im Kosmos niemals verloren.
€9,99 Softcover

Montag, 30. April 2012

Bir ekonomik tetikçin'in itirafları




1735-1826

yılları arasında yaşayan John Adams:

'Bir ulusu fethetmenin ve köleleştirmenin iki yolu vardır.

Birisi silahla, diğeri borçla.' demişti.

Yaşadığımız dünyanın da bu gün bu zihniyetle yönetildiğini görmek, kurulan tezgahın mazisinin ne kadar uzun yıllara dayandığını gösteriyor.

'Biz, ekonomik tetikçiler, küresel imparatorluğun yaratılmasında gerçekten sorumlu olanlarız ve birçok farklı şekilde çalışırız.' diye itirafta bulunan, Bir Ekonomik TetikÇinin itirafları kitabının yazarı John Perkins ise çok daha çarpıcı açıklamalarla yaşadığımız dramın adeta fotoğrafını çekiyor.

Perkins şöyle sürdürüyor cümlelerini:

Belki de en sık kullanılanı, öncelikle şirketlerimize uygun kaynakları olan ülkeleri bulur ve gözümüzü üstlerine dikeriz.

Ardından Dünya Bankası veya onun kardeşi başka bir organizasyondan o ülkeye büyük bir kredi ayarlarız, fakat para asla gerçekte o ülkeye gitmez.

Ülke yerine o ülkede projeler yapan kendi şirketlerimize gider.

Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar...

Bizim şirketlere ilaveten, o ülkedeki birkaç zengin insanın kar sağlayacaği şeyler.

Bu krediler toplumun çoğunluğuna yaramaz. Yine de o insanlar, yani bütün ülke bu borçun altına sokulur.

Bu borç ödeyemeyecekleri kadar büyüktür ve bu da planın bir parçasıdır; asla geri ödeyemezler.

Ardından, biz ekonomik tetikçiler gidip onlara şunu söyleriz:

'Dinleyin, bize bir sürü borçunuz var. Borçu ödeyemiyorsunuz; o zaman petrolünüzü petrol şirketlerimiz için oldukça ucuza satın; ülkenizde askeri üs kurmamıza izin verin veya askerlerimizi desteklemek için dünyanın bir yerine asker gönderin -Irak´ta oldugu gibi-, veya bir sonraki BM seçiminde bizimle oy verin.'

Elektrik şirketlerini özelleştiririz.

Sularını ve kanalizasyon sistemlerini özelleştiririz ve ABD sirketleri veya diğer çok uluslu şirketlere satarız.

Bu mantar gibi biten bir şey ve çok tipik.

IMF ve Dünya Bankası bu şekilde çalışır.

Ülkeyi borca sokarlar ve bu öyle büyük bir borçtur ki ödenemez.

Ardından yeniden borç teklif edersiniz ve daha fazla faiz alırlar.

Koşullara bağlı veya iyi yönetim talep edersiniz.

Aslında bu onların kendi kaynaklarını satmalarını sağlar.

Buna sosyal hizmetleri, teknik şirketleri, bazen eğtim sistemleri de dahildir.

Adli sistemlerini, sigorta sisitemlerini yabancı şirketlere satarız.

Aslında bu, ikili-üçlü-dörtlü bir darbedir!


John Perkins
Bir Ekonomik Tetikcinin itirafları. 

Samstag, 28. April 2012

Esas Sorun Nedir?




Günümüzde ve geçmişte dünyamızda yaşadığımız ve yaşayacağımız sorunların esas ana maddesi, bazı insanların doymak bilmeyen egosu; yani nefsidir.
Adamın milyonları var; daha gözü doymuyor ve kendisinden maddî olarak aşağıda olanları görmüyor. Akrabayı, eşi, dostu görüp gözetip korumuyor.
El insaf! Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) , evinde iki günün yemeği - erzakı bulunmazdı. Fazla olanı yoksula, garibana kendileri verirlerdi. 

Hz. Zeynelabidin (R.A.) , vefat edinceye kadar sırtında geceleri fakirlerin kapısına un çuvalı taşırdı ve bunu o, yaşamış olduğu yerde hiç kimse bilmeden, gizlice yapardı. Nitekim vefat edince sırtındaki izlerden anlaşıldı.Peygamberimiz Hz. Muhammed.(S.A.V.) 'in dediği gibi:«Komşusu aç iken kendisi tok yatan, bizden değildir.»Şimdi dünyamızda öyle zenginler var ki, zenginlikten bunalmış ve hayattan zevk bile almıyorlar.
Ayakta uyuyorlar ve kimisi, uyuşturucu batağında. Dünyada maddî olarak tadılacak birçok tadı alan nefisleri, artık hayattan kopma ve iç depresyon geçirme aşamasına geldiği halde ve birçokları doktor kontrolünde ilaç tedavisi görüyor olmalarına ragmen, halen nerede hata yaptıklarını anlayamıyorlar.Neden? Çünkü helal ve haram demeden gece gündüz var olan geçici mallarına daha çok mal katabilmek için bir yarış halindeler.

Ne diyelim? Şeytan, onları da bu şekilde kandırmış. Mal ve mülk biriktirme uğruna cimri bir tutum içindeler.Onların başkumandanları, egoları; yani nefisleridir ve her gün, onlara şöyle der nefisleri:«Sen, ölmeyeceksin! Daha çok var! Bu mal ve bu mülk, sana çok az. Biraz daha gayret et ve daha çok mal biriktir.»Tam anlamıyla nefislerinin kölesi olmuşlardır ve nefisleri de Şeytan'ın kölesidir.

Yüce Allah, Kuran-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor:«Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler. Böylece Rabbinin emri geldiği zaman, Allah'ı bırakıp da taptıkları ilahları, onlara hiçbir şey sağlayamadı, 'helak ve kayıplarını' arttırmaktan başka bir işe yaramadı.» (Hud Suresi, ayet: 101)
Sadece demek istediğim, bazı günümüz zenginlerine şudur: Yüce Allah, dünyamızda herkese yetecek rızkı vermiştir. Gelin siz siz olun, bu rızkın muhtaç olan insanlara ulaşmasını sağlayın. Bakın o zaman sizin de hayatınız, pozitif yönde değişecektir ve ışık tuttuğunuz yerlerden gönlünüze ışık yayılacaktır.

Selam ve dua ile

Önder Demir

Freitag, 27. April 2012

Yaşadığımız Zaman'a Dair


Dünya'daki insanlık, çok kısa süre içerisinde hem maddî hem de manevî olarak büyük değişimler geçirecektir. Yaşamış olduğumuz su anki durum, bunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Evet, dünyamız, yeni bir savaşa istese de istemese de sürüklenecektir. Bu savaş, iyiler ile kötülerin dünyadaki altınçağ başlamadan önceki son savaşı olacaktır. Bu savaşı Yüce Yaratıcı'nın yardımı ve kuvveti ile dünyadaki iyiler kazanacaktır; çünkü dünyamızda insanların artık basiret gözleri, kimin iyi ve kimin kötü olduğunu çok net bir bicimde ortaya koymaktadır.

Dünya'da artık temizlik vakti gelmiştir ve dünyamız kendisi, bu temizliği yüce Yaratıcı'nın ortaya koymuş olduğu gözle görülür ve görülmeyen kanunlar çerçevesinde zaten yapmaktadır. Hayatın akışı, insanları akıntının olması gereken yöne doğru çekip götürmektedir ve bunu dünyada hiçbir güç engelleyemez. Çünkü Yüce Yaratıcı, bu kanunları böyle koymuştur ve O'nun koymuş olduğu kanunları bizler istemek de istememek de geçerlidir.

Dünya, yepyeni altın bir cağa hızla ilerlemektedir. Bu altın cağda hiçbir şey gizli kalmayacaktır. Her şey, doğruluk, dürüstlük ve sevgi üzerine bina edilecektir. Savaşlar, son bulacak; kin ve nefret, ortadan kalkacak ve herkes, aslında diğer insanların kendisinin bir parçası olduğunu anlayacaktır. Bu çağda susayan gönüllere su verilecek, kuruyan topraklara sular akıtılacaktır. 'Şefkat' ve 'merhamet', kol kola; dünyanın her tarafına yayılacaktır. Çünkü artık bunun zamanı gelmiştir. Çünkü artık dünyada kötülerin ve kötülüğün miadı dolmuştur.

Güneş, bu cağda bir başka merhamet ile insanların üzerine doğacaktır ve insanlar, yollarda birbirleri ile karşılaştıkları vakit, birbirlerine gülümseyerek ve pozitif bakışlar ile birbirlerine nazar edeceklerdir inşallah. Rekabetler, ortadan kalkacak; insanlar, birbirleri ile kardeşçe geçinerek yaşamasını öğrenecekler ve dünyamızda açlığa ve sefalete yer bırakmayacak şekilde toplumlar eğitimden geçirilecek. Her şey, Yüce Yaratıcı'nın koymuş olduğu ilahî kanun çerçevesi altında hareket edecektir. Her yerde helal lokma ve her yere bununla birlikte adalet dağılacaktır.

Bunun böyle olmasını isteyen çok büyük bir kitle var artık dünyamızda ve bu istek neticesinde bütün olaylar, gördüğüm ve hissettiğim kadarı ile bizleri bu altın cağa doğru sürüklemektedir. Bakalım ve görelim, neler olacak ve kimler gelecek ve kimler gidecek... Tıpkı dünyamızda her gün olduğu gibi yapılan araştırmalara göre dünyamıza her gün 328.000 insan doğarak gelmekte ve 134.000 bin insan ölerek gitmektedir.

Evet, aslında dünya, bir istasyon ve bu istasyona her gün binlerce yeni yolcu gelmektedir ve aynı zamanda binlerce yolcu ayrılmaktadır. Aslında herkes, bir misafir. Fakat insanlar, 'Dünya' denen yere öylesine bağlanıyorlar ki, 'Gün gelecek, birgün ayrılacağız ve bizi bir damla sudan yaradan Yüce Allah'ın karşısına çıkacağız.' düşüncesi, çoğu insanın aklına bile gelmiyor.

Selam ve Dua ile

Önder Demir

Cesaretin Bittiği Yerde Esaret Başlar




Atalarımızın çok güzel bir atasözü vardır. Evet, çok büyük bir atasözü "Cesaretin bittiği yerde esaret başlar." diye. İşte bu söz, çok açık bir şekilde insana büyük bir mesaj veriyor; yani kısaca bizlere cesaretiniz yoksa, toplum, ülke, devlet, birey olarak o zaman siz esaret altına er veya geç girmeye, sömürülmeye mecbursunuz diyor. Dikkat ederseniz "cesaret" kelimesinde "esaret" kelimesi de gizlidir.

Cesaret, Yüce Allah'ın insana bir rahmeti ve lütfudur. Cesaret, rızkı genişletir ve insani rahata kavuşturur. Cesareti olmayan insanlar, bunu bilemezler.

Bugün; vizyonu, hedefi, projesi, kendi fikirleri olmayanlar bu dünyadaki bütün insanlar ve bütün devletler için geçerlidir, yarının sömürge olma yolundaki adaylarıdır. Cesaretli yaşamak, onurla yaşamak demektir. Cesaretsiz bir hayat, her gün esaret altında inlemektir.
Günümüzde sömürülen devletlere söyle bir bakınca, cesaretten yoksun oldukları hemen gözlemlenebilir. Dünyada insanlar, bazı gerçekleri görebilmek için öncelikle kendilerini çok yönlü yetiştirebilmeleri gerekir. Tek taraflı eğitim ve düşünce sistemiyle insan, olayları tek taraflı görebilir ve yorumlar. Bunun icindir ki herkesten dünyada olup biten olayları ve gerçekleri kavrayabilme yeteneğine sahip olmasını bekleyemeyiz. Ancak hedefi bilen ve görenler, hedefe doğru gidebilirler.

Winston Churchill'in bu noktada bir sözü vardır: "Doğru ve doğrular, o kadar kıymetlidir ki sadece bu sebepten dolayı etrafları yalanlar ile örülmelidir."
Şimdi günümüzde kendine güveni, cesareti olmayan ülkelerin nasıl dünyada diğer ülkeler tarafından sömürüldükleri apaçık ortadadır. Aslında her şey, cesaret ile başlar ve dediğimiz gibi; "Cesaretin tükendiği yerde esaret baslar." Fakat cesaret, bilmek ile elde edilir. Cesaret, öyle sıradan bir olgu değildir. Bilen ve kendilerine güvenen insanlar ve devletler, cesaretli olurlar ve tarihe adlarını, altın harfler ile yazdırırlar. Cesareti olmayanlar ise cesareti olanlara bir ömür boyu hizmet eder dururlar.

Size demek istediğim, kısaca her nerede olursanız olun, sadece cesaretli olun.

Selam ve Dua ile

Önder Demir

Donnerstag, 26. April 2012

Akıl ve Bilgi



Ülkeleri yeryüzünde başarılı veya başarısız kılan şey, akıllı, bilgili ve vizyoner insanların doğru yerlerde ve doğru pozisyonlarda olup olmamalarıdır. Bir akıllı insan, yeri gelir bir ülkeyi fikirleri ile kurtarabilir. Fakat yüz tane akılsız bir arada bulunsa, bir bakkalı dahi kurtaramazlar. Çünkü akıl ve bilgi, Hakk'ın nurlarındandır ve O, onu dilediği insanlara verir. Yüz tane üniversite bile bitirseniz, şayet akıllı değilseniz; o üniversitelerde görmüş olduğunuz dersler, sizi "akıllı" yapmaz.

Günümüzde şirketlerin ve devletlerin en büyük sorunlarından bir tanesi de, kendi şirket veya kadrolarına yeterli derecede iş bilen ve tecrübe sahibi insanları bulamamaktır. Bu sorun, aslında kendilerinin çıraklıktan insanları yanlarına alıp onlara işi öğretmemelerinden kaynaklanıyor ve işe almış oldukları insanların akıl ve bilgi derecelerinin düşük olduğundan.

Yok canım, önce bir üniversite bitireceksin, sonra yurtdışında master yapacaksın, o yetmedi birde üstüne staj yapacaksın ve en az beş yıl iş tecrüben olacak. Yaş gelecek otuza dayanacak ve sen, daha yeni iş hayatına atılacaksın ve dönüp arkana baktığında koskoca yılları okullarda ve üniversite sıralarında tükettiğini, bir sürü ezberlediğin bilgi ile fakat pratikte bu işlerin nasıl olduğunu gerçekten bilmediğini anlayacaksın ve enerjinin büyük bir kısmını sadece diploma alabilmek için harcadığını görerek ruh olarak yenik ve bitik bir durumda olacaksın. İşte günümüz dünyasının sosy- ekonomik sorunlarını derinleştiren bir sorun da budur.

Daha sonra senden büyük işler bekleyecekler... "Yahu sen, Harvard'ı Oxford'u bitirmiş adamsın. Sen, her şeyden anlarsın."havasını alttan vererek seni iyice şişirerek yüksek pozisyonlara getirecekler; fakat bir türlü senden o istedikleri meyveleri alamayacaklar. Çünkü sen, zaten üniversite yıllarında hayattan bıkmışsın ve o diplomaları alabilmek için bütün enerjini ve vaktini harcamışsın. Senin pratik hayatı anlaman için en azından bir üç yıl kafanı o pratik hayatta neler var neler yok onları anlaman için yorman gerekir.

Kaç kere şahit olmuşumdur işadamlarının yakınmalarına; "Yahu kardeşim, iş bilen eleman bulamıyorum." diye sızlanıp dururlar. Aslında yaptıkları hata, sadece elemanları küçük yaşta alıp kendilerinin pratik olarak yetiştirmemesidir.
Sakın kimse yanlış anlamasın. Ben, burada üniversite mezunlarını küçümsemek istemiyorum. Sadece onların "üniversite"ye paralel olarak haftanın iki gününde okumuş oldukları branşlarda gidip birebir pratik öğrenim almalarını öneriyorum. Bakın o zaman dünyada işten anlamayan insan kalıyor mu? Hem böylelikle üniversiteye paralel olarak ileride çalışacakları yerleri görebilmeleri ve pratik zekalarını geliştireceklerini düşünüyorum.
Pratik akıl, teorik akıldan daha üstündür. Çünkü pratik akıl, uygulayarak öğrenir; teorik akıl, sadece hayal ederek.... İşte günümüz dünyasını çıkmaza sürükleyen pratik aklın teorik aklın önüne geçememesidir. Ne demiş büyüklerimiz;
«Akıl ve bilgi, bir işin sonunu görebilmektir.»
Zaten akıllı ve bilgili insan daima kendisinden daha akıllı ve daha bilgili insanlarla beraber çalışmayı ister. Çünkü akıl akıldan üstün olduğu gibi fikirde diğer bir fikirden üstün olabilir.

Selam ve dua ile

Mittwoch, 25. April 2012

Güneş Tutulması Nedir


Öncelikle Güneş tutulması ile ilgili olarak dünyamızda yaygın olarak aşagıda belirtmiş olduğum düşünceler söylenmektedir.

1- güneş tutulması kıyamet alametidir.
2- güneş tutulursa o yıl kıtlık olur.
3- güneş tutulursa savaş ve karışıklıklar çıkar.
4- güneş tutulması büyük ve ünlü kişilerin ölümüne işarettir.
5- güneş tutulması sadece ayın güneşin önüne geçmesidir.

Güneşin tutulması ,Azazil (şeytan)´ın Hakk´ın kapısında sürülmesi cüretleri ve küstahlıkları yüzündendir. 

Hz. Mevlana , Mesnevi,I/79-95

İslam aleminin büyük alimlerinden biri olan Hz. Mevlana Güneşin Tutulması üzerine yukarıda Mesnevi´den yazmış olduğum cümleleri kullanıyor.
Evet maddi olarak her ne kadar ayın güneşi örtmesi ile böyle bir olay cereyan edebiliyorsa manevi olarak Şeytan´ın Hakk´ın kapısında sürülmesi cüretleri ve yeryüzündeki küstahlıkları yüzündendir güneş tutulması diyor Hz. Mevlana,Mesnevi Şerifinde.

Bazı
 araştırmacılara göre ne zaman güneş tutulursa ya bir iki gün önce veyahut altı,yedi gün sonra muhakkak bir deprem dünyamızda meydana geliyor.

Hatırlarsak 11 Agustos 1999 yılında güneş tutulmuş ve bu güneş tutulması dünyanın birçok ülkesinden canlı izlenmişti ve akabinde tam altı gün sonra 17 Agustos 1999 tarihinde
Türkiye´de çok büyük bir deprem yaşanmıştı bu deprem 17 Agustos Gölcük depremi olarak tarihe geçmiştir.

Yine Haiti´de kısa süre önce meydana gelen 7,3 siddetindeki depremden iki gün sonra 15 Ocak 2010 ´da Güneş Tutulması yaşanmıştır.

Şimdi bazıları  Ay ve Güneş tutulması, Ay ve Dünyanın güneş etrafındaki hareketlerine bağlı bir oluş biçimidir. Günümüzün astronomi bilginleri için, ay ve güneşin hangi tarihte tutulacağım, tutulma olayının kaç dakika süreceğini ve yeryüzünün nerelerinden görünebileceğini önceden hesap etmek artık bir oyuncak haline gelmiştir. Buna rağmen bu astronomi olayını idrak edemeyenler hâlâ bulunmaktadır.) diyecektir.

Ben bu fikri saygı ile karşılıyorum çünkü bu fikir maddi açıdan bakınca ortaya çıkan bir fikirdir bir sebepdir fakat manevi taraftan olaya bakınca bu fikrin geçer bir yanı yoktur.

Hz. Mevlana´nın Güneş Tutulması üzerine söylemiş sözlerini esas alırsak Güneşimiz yani işığımız günümüzde ve geçmişte Şeytan´ın dünyada yapmış olduğu Küstahlıklar yüzünden tutulmaktadır.
Fakat günümüz bilim adamlarının görüşünü esas alırsak sadece Ayın Güneş´in önüne geçmesinden dolayı kaynaklanıyor.

Şimdi öncelikle aşağıdaki Vikipedi´de bulunan Güneş Tutulması Listesine bakalım daha sonra yorum bölümüne kendi düşünce ve fikirlerimizi yazalım.
Astronomlar Listeye göre 2010 ile 2020 yılına kadar dünyamızda tam 24 güneş tutulması meydana geleceğini belirtiyorlar daha sonra tam 40 yıl güneş tutulması yaşanmayacak.

Selam ve dua ile

Sanal Alemin Sanal İnsanları


Öncelikle "sanal" kelimesinin anlamı nedir ona bakalım?

Latince'deki "virtualis" kökeninden gelen sanallık, kavram olarak var olmayan; ancak sanrılarla var olduğu kabul edilen şeyler için kullanılmıştır. Türk Dil Kurumu'nun karşılığını "sanal" olarak belirlediği "virtual", gerçekte var olmayan kavramlar, olgular ve mekanlar için kullanılır. Terimin kökü, "sanmak" fiilinden gelmektedir. Dolayısıyla sanal bir kavram gerçek ya da var olan değildir. Ancak yine de gerçeğin karşıtı da; yani sahte ya da yanlış da değildir.

Buradan yola çıkarak "sanal gerçeklik" kavramının gerçekdışı bir yaşam formu olduğu da düşünülemez. Aksine, terimden gerçek yaşamın uç noktalarının sanal bir gerçeklik üstünde birbirine dokunduğu ortam algılanmalıdır. Günümüz insanları, artık yüzyıllar öncesinde olduğu gibi daha doğal ve doğaya bağlı yaşamıyorlar veya yaşayamıyorlar. Çünkü artık insanların büyük bir kısmı, şehirlerde yaşamını sürdürmektedir. Aslında bizleri yaradan Yüce Allah ,öyle bir ahenk içinde yaratmış ki doğaya bile üç ay kış mevsiminde dinlenmesi için izin veriyor. Fakat biz insanlar, Yüce Allah'ın kanununu görmezden gelerek her gün ha bre bir telaş içerisinde koşturup duruyoruz ve kendimizi geniş arazileri bırakıp şehirlere dar alanlara esir ediyoruz.

Şehirlerde ve dört duvar arasında mecbur kalınmış bir yaşam, doğadan kopuk ve tamamıyla elektrik, doğalgaz, televizyon, diziler, cep telefonu, kısa mesaj, sms internet, bilgisayar ve bilgisayar oyunlarına endekslenmiş bir hayat yaşamaya çalışıyoruz.
İnsan ilişkileri, artık yüzeysel. Büyük bir çoğunluk, birbirini dinlemiyor bile ve insanların %90'ı, "sanal bir alem" tutturmuş ve o sanal aleminde yaşıyor ve büyük bir bölümü korku içinde, gelecekten kaygılı bir biçimde hayatını idame ettirmeye çalışıyor.

Ne demiş Napolyon: «İnsanlar, çıkarları ve korkuları üzerine hareket ederler.» Bu formül, halen geçerliliğini koruyor. Şeytan, öyle güzel planını yapmış ki, saatlerce gençleri sanal alemde bilgisayarın önünde oyunlar vasıtası veya internet vasıtası ile tutabiliyor ve insanlar, 5-10 dakikalarını bile onları yaradan Yüce Kudret'e ayırıp namaz kılmaya üşeniyorlar; fakat saatlerce bilgisayar ve televizyonların önünden kalkmıyorlar veya kalkamıyorlar. Çünkü, artık bağımlı olmuşlar internete ve bilgisayar oyunlarına, şiddet oyunlarına, vurmaya, kırmaya ve sanal alemde sanal oyunlar ile dünyayı kurtarmaya bağımlı hale gelmişler. Herkes; çalışmadan, üretmeden, çaba sarf etmeden, bir bedel ödemeden, dünyadaki bütün güzelliklere sahip olmak istiyor. Çünkü sanal alemde"çalışmak" denen bir kavram yok.
Duygu ve düşüncelerden uzak sanal alemde, sanal bir boşluğun içine bakıp duruyorlar ve hayatları gün geçtikçe anlamsızlaşıyor ve kalpleri artık o alemden dışarı çıkamıyor ve tamamıyla gerçeklere direniyorlar. O alemin esiri oluyorlar. İşte günümüzün hayatı ve işte günümüzün insanı... Haberlerde her gün kötü haberler, ölen insanların sayısı, trafik kazaları, karşılıklı çekişmeler, didişmeler, verilen mücadele ve günlük ekonomik veriler; şu borsa çıktı, şu borsa indi, Dolar indi Euro yükseldi, altın düştü. Sonra"paparazzi" ve "magazin" haberleri, eğlence, müzik ve dans... Yani anlayacağınız, sanal bir alem kurulmuş ve biz insanlar, büyük bir çoğunluk, bu sanal alemin esir insanları olmuşuz. Yüce Allah, bizleri ve yavrularımızı bu sanal dünyanın sanal insanları olmaktan korusun ve bizlere gerçekleri olduğu gibi göstersin. Ne demiş atalarımız: «Sen, Hak ile meşgul ol ki; Batıl, seni işgal etmesin!»

Selam ve dua ile

Geçmişten Geleceğe Sömürgecilik



İnsanoğlu, ilahi bir varlık olduğu halde nefsani duygular taşıyan ve hayvani özellikleri olan bir varlıktır aynı zamanda. Nefis, her zaman kendi çıkarını gözetir ve üstün olma ve güçlü olmak için hiçbir kural tanımaksızın ortalığı yakıp yıkar. İşte bu nefis ve tutumu, sömürgenin asıl ortaya çıkış noktasıdır.
Bakara sûresinde yüce Allah buyuruyor: «Onlara, yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, denildiği zaman, biz ıslah edicileriz derler. Haberiniz olsun ki onlar, bozguncuların ta kendileridir, fakat farkında değillerdir.» (Bakara 11.ve 12. Ayet)

Günümüzde sömüren ülkeler de sömürdükleri ülkelere; «Biz, sizin iyiliğinizi istiyoruz ve sizler için çalışıyoruz.» diyorlar. «Ne gereği var canım, uçak yapacağınıza biz yapıp size uygun fiyata satalım. Otomotiv yapmayın, gemi yapmayın, tank yapmayın, helikopter yapmayın canım ne gereği var? Biz yapıp uygun fiyata size verelim. Petrol çıkarmayın, altın çıkarmayın çok zahmetli işler bunlar. Siz, gömlek, pantolon dikin, domates ekin, muz üretin. Bunlar, çok daha güzel ve karlı işler. Turizmi canlandırın. 5 yıldızlı hoteller ve eğlence parkları yapın. Kısacası bizim yaptığımız işleri siz yapmayın ve bizlere rakip olmayın. Atom reaktörleri çok tehlikelidir, sakın yapmayın ve sakın Atom enerjisi demeyin. Bunlar, çok kötü şeyler. Siz, suyla, rüzgarla, Güneş'le enerji üretmeğe bakın.» diyorlar.

Günümüzde sömürge, işte böyle yapılıyor. Sömüren, sömürdüğü ülkeleri ve insanları böyle oyalıyor. Adamın otobüs fabrikası var ve bu yapmış olduğu otobüsleri satmak için pazar arıyor. Otobüsleri $60.000'a imal edip $330.000'a piyasaya satıyor. Şimdi soruyorum size; bu otobüs fabrikası sahibi, demiryolu ağının otobüs satmış olduğu ülkede gelişmesini ister mi.?
Günümüzde sömürgecilik, basın, medya, politika üçgeni kullanılarak çok profesyonel bir biçimde uygulanmaktadır. Sömürgeci kitlenin elinde bütün dünyaya yaymış olduğu uluslararası örgütler ve etki kuruluşları bulunmaktadır. Bu örgüt ve kuruluşlar, her ülkeye göre ayarlanmıştır. Sömürülen ülkede, sömürgecilere ters gelen ve çıkarlarını tehlikeye sokan kişilere ve fikirlere karşı her türlü önlem alınmıştır. Mesela diyelim ki herhangi bir sömürülen ülke, kendi ulusal otomotiv markasını üretmek için harekete geçiyor, hemen orada sömüren ülkelerin işbirlikçileri sahneye çıkar ve «Olmaz böyle şey, yapamayız edemeyiz, maliyeti çok gelir ne gereği var canım, işte zaten ülkemizde diğer ülkelerin markaları üretiliyor.» diyerek bu fikri ortaya atan kişiyi gülünç duruma düşürüp rezil etmeye çalışırlar.

Sömürgeci ülkeler, sömürmek istedikleri ülkelere her zaman ilk etapta yardım etmek için gelirler ve yanlarında vakıflarını, yardım kulüplerini, barış örgütlerini getirirler, daha sonra elit tabakanın eğitileceği kendi kültür ve fikirlerinin öğretildiği kuruluşlar açarlar. Bu kurum ve kuruluşlarda eğitilen ve sömürgecilerin fikir ve görüşlerini benimseyen insanlar, zamanla sömürülen ülkenin sosyo-ekonomik hayatına dahil edilir ve çok önemli kritik mevki ve makamlara getirilirler. Sömürgecilerin süzgecinden geçen bu insanlar da ilk etapta aşağılık kompleksi belirir ve tüm hayatı boyunca bu aşağılık kompleksinden kurtulamazlar. İşte bu yöntemle sömürgenin ilk tohumları atılır ve sömürülmeye hazır bir zemin hazırlanır, bu sömürge sisteminin en kolay ve dünyada askerî bir güç kullanmadan yapılan tarzıdır, günümüz dünyasında en yaygın olarak Sömüren ülkeler bu sistemi uygularlar.

Sömürgeci ülkeler, sömürdükleri ülkelerde bu sömürgeci zihniyete duyulan aşağılık kompleksini tabana yaymak için harekete geçer ve psikolojik savaşı başlatırlar. "Eee canım, bizden zaten adam olmaz" gibi sözleri insanların beyinlerine kazıtıp, rüşveti, dolandırıcılığı, hortumlamayı ve kısa yoldan zengin olmayı toplumda yaygınlaştırırlar. Eğitim sistemini milli olmaktan çıkarıp sömürgeci zihniyete yatkın bir hale getirirler ve sömürdükleri ülkede insana verilen değeri en düşük düzeye çekerler. Artık sömürülen ülkede insan = karınca, karınca = insan değerindedir. Toplum, hedefsiz ve bilinçsiz bırakılarak yuvarlanıp gider hiçbir vizyonu ve büyük hedefi olmaz, karın tokluğuna çalıştırılır ve yurtdışına dahi çıkamaz vize engeline takılır.
Sömürgeciler, ilk etapta sömürülen ülkenin onurunu kırmaya çalışırlar bunu başardıkları anda, artık o ülkede şeref ve gurur da zamanla tarihe kavuşur, Toplumun ahlakını bozan yayınlar, bir bakarsınız çoğalır ve basında medyada çıplak resimler içeriği ve anlamı olmayan programlar çoğalıverir. Gün boyu bu anlamsız ve içeriği olmayan programlar ve yayınlar, insanların beynine pompalanır durur. Artık bu programların içinde boğulan halk, ne olduğunu, niçin doğduğunu bile kendine soramadan günlük ihtiyaçları peşi sıra koşturur durur ve televizyon ekranlarında görmüş olduğu insanlara özenir, onlar gibi yaşamayı ve onlar gibi hareket etmeyi arzular.

Selam ve dua ile...

Resesyon + Depresyon = Armageddon




Resesyon + Depresyon = Armagedon

 

Dünya tarihini iyi bilenler, çok iyi bilir 1. Dünya Savaşı'nın dünyadaki "kontrol dışındaki" imparatorlukları ortadan kaldırmak için yapıldığını ve 2. Dünya savaşının dünyadaki millî devletleri iki kutup arasında, Kapitalizm ve Komünizm arasında paylaştırmak ve Birleşmiş Milletler bayrağı altında toplamak için yapıldığını ve 3. Dünya savaşının Bütün dünya devletlerini "Yeni Dünya Düzeni" denilen "Tek Dünya Hükümeti" ve "Tek Dünya Para Birimi" ve "Tek Dünya Ordusu" adı altında birleştirmek için yapılacağını. Fakat dünyamızda savaş çıkarmak öyle kolay değildir ve bunun için bazı şartlar gereklidir. Bu şartlar oluşmadıkça büyük bir savaş yaşanmaz.

Şimdi gelelim sorumuza. Bir insanı savaşa göndermek için sizce neler gereklidir.?

  1. İşini ve aşını kaybetmesi.
  2. Kaybedecek elinde bir şeyin olmaması.
  3. Depresyon yaşaması
  4. Hayatından bıkması
  5. Korku içinde yaşaması
Evet şimdi günümüze dönerek dünyamıza bakarsak ve dünyadaki var olan "Küresel Ekonomik Kriz"in bir durgunluk; yani "resesyon" ortamı yarattığı apaçık ortadadır.
2008 yılından bu yana bu "kriz" nedeniyle dünyada 35 milyon insan, işini ve aşını kaybetmiş bir durumda yaşamını sürdürme mücadelesi veriyor. ABD'de işsiz kalanlar, Ordu'nun kapısını çalıyor ve Ordu'ya giriyor. Bu ne demektir? Bu insanlar, sadece ayakta kalabilmek için savaşmaya bile razılar.
Şimdi gelelim bir diğer sorun olan "depresyon"a. Dünyada "küresel kriz"le birlikte gelen resesyonla birlikte 35 milyon insan issiz kaldı ve ister istemez bu insanların büyük bir bölümü "depresyon" yaşamaktadır; çünkü işsizlik ve hedefsiz yaşamak, insanları "depresyon"a sürükler.

Yani ne demektir bu analiz, kısaca anlatayım; Dünyada yaşanmakta olan "Küresel Mali Kriz", tam olarak büyük bir savaşın yaşanması için gereken altyapıyı oluşturdu ve oluşturuyor. Artık her şey, dünyada bir an meselesi; yani demek istediğim bazı insanlar, bu gerçeği görmek istemese de tencere "kaynamaya" başladı ve birileri bu "Mali Kriz"e dünyada "Küresel" bir çıkış yolu bulamaz ise insanlık yine büyük bir kıyıma ve felakete doğru gidecek ve kim bilir milyonlarca insan 1. ve 2. Dünya Savaşı'nda olduğu gibi hayatini kaybedecek ve bu da silah tüccarları ve dünyadaki bazı süper zengin multi milyarder aileleri daha da zengin edecek. Süper zenginler, yine büyük olasılıkla servetlerine servet katacaklar ve savaşın yaşanmadığı bölgelere gidip savaş bittikten sonra ortaya çıkacaklar.

Kısaca Resesyon + Depresyon = Armagedon
3. Dünya savaşı. Bazılarına göre dünyadaki mevcut eski düzen yıkılmadıkça yeni dünya düzeni kurulamaz. Dikkat ederseniz bazı ülkeler olası bir savaş için iki yıl önceden yiyecek stokuna başladılar bile. Ne diyelim, Yüce Allah, insanlığı ıslah etsin ve insanlara akil ve fikir versin ve iyileri birleştirsin. Amin

Selam ve Dua ile